Bir uzman, hem iklim değişikliğine karşı hem de küresel ısınma ve çevresel çöküşün güvenliği etkilediği bambaşka bir dünyadaki yaşama hazırlanmak için acilen alınması gereken önlemleri açıklıyor.

Madrid’de (2-13 Aralık 2019) yapılan BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı 25 arifesinde açıklanan BM raporu küresel ısınmaya katkı yapan sera gazı salınımının azaltılması için acilen eyleme geçilmesi gereğini açıkça belirtmektedir. Daha sıcak bir gezegen bir takım güvenlik sorunlarına yol açacaktır. Bu konuda daha fazla bilince, ileriye dönük tahminler için daha iyi araçlara ve örgütlenmeye yönelik yeni yapılara ihtiyaç duyulabilir.

Gezegenimizdeki mevcut gelişmeler ile ilgili en çok endişe veren noktanın iklim değişikliği konusunda insanlar, medya ve hükümet düzeyinde görülen bilinç eksikliği — ve dolayısıyla yaygın bir kayıtsızlık — olduğuna inanıyorum. Toplumlarımız kısa vadeciliğin yarattığı sıkıntıları çekiyor; uzun vadeli sorunlarla uğraşma zorunluluğundaki aciliyet üzerinde durulmuyor. Medya izleme, tıklamalar ve “beğeniler” vasıtasıyla para getirecek hikâyeler üzerinde odaklanıyor. Hükümetler bir sonraki seçimleri kazanmaya odaklanıyor ve tabii bu da dünyamızın geleceği için yapılmakta olan mevcut harcamaları daha az popüler hale getiriyor (insanları daha az uçmaya ve daha az et yemeye teşvik edecek önlemler sunmak hâlâ ana akım politikada bir kariyeri bitirebilecek bir adım olarak görülüyor). Daha kişisel düzeyde dahi hepimiz iklim konusundaki aciliyetin arkadaşlar ve aile ile yenen yemeklerde pek hoş karşılanmayacak bir konu olduğunu biliyoruz.

Hâlâ kırılgan gezegenimizi çevresel bir çöküntüden koruyacak etkili ve vizyonu olan bir karar verme mekanizmasını beklemekteyiz. Gezegenimizin görmekte olduğu hasar küresel ölçekte koordine tepkilere duyulan ihtiyaçtan daha hızla artmaktadır. İlk adımı başkalarının atmasını beklemek, başka ülkeleri soruna yaptıkları katkılarla suçlamak, bu durumdan en çok etkilenen insanlara gözlerimizi, kalbimizi ve sınırlarımızı kapamak gibi bir eğilim içindeyiz.

İklim değişikliğinin görmekte olduğumuz etkileri gelecek olan daha ciddi etkilerin sadece bir başlangıcıdır. Halkın giderek büyümesine rağmen yine de hâlâ küçük diyebileceğimiz bir bölümü bu durumun farkında ve hükümetlere daha kararlı şekilde hareket etmeleri için çağrıda bulunuyor. Greta Thunberg’in ‘iklim için okul boykotu’ ebeveynlerinin neslinin yeteri kadar çaba göstermemelerine karşı küresel çapta yapılan bir gençlik protestosuna esin kaynağı oldu. Ayrıca Gündoğumu Hareketi ve Yokoluş İsyanı gibi girişimler de daha fazla eylem çağrısı ile insanları sokaklara döktü. Bu yeni akımlar on yıllardır bu konuda çok az şey yapmakta olduğumuz konusunda uyarılarda bulunan sayısız bilim insanını bir araya getirdi.

 İklim hareketinin sembolü haline gelen genç aktivist Greta Thunberg New York, ABD’deki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi önünde okul boykotu yapan gençlere katıldı - 30 Ağustos 2019.  BM fotoğrafı/Manuel Elias

İklim hareketinin sembolü haline gelen genç aktivist Greta Thunberg New York, ABD’deki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi önünde okul boykotu yapan gençlere katıldı - 30 Ağustos 2019. BM fotoğrafı/Manuel Elias

İnsan faaliyetlerinin sera etkisini hızlandırarak [küresel ısınmaya] (https://www.economist.com/briefing/2019/09/21/the-past-present-and-future-of-climate-change) neden olduğu bir gerçektir. Bu gerçek 1992’de Rio de Janeiro’da yapılan Dünya Zirvesinde imzalanan ve o tarihten beri 197 ülke tarafından onaylanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC/BMİDÇS) ile kabul edilmiştir. Bu neredeyse tüm dünya tarafından benimsenen sözleşmenin insanoğlunun iklim değişikliği üzerindeki etkisini azaltmak yönündeki temel hedefine adeta bir yasallık kazandırmaktadır. Ancak Çerçeve Sözleşmesini imzalayan tarafların küresel sıcaklık artışını sanayileşme öncesi dönemden 2 derecenin altında tutmayı — ve ısı artışını 1.50C ile sınırlamayı vadeden hedefler belirlemeleri ancak 2015’teki Paris Anlaşmasıyla gerçekleşmiştir.

Ne yazık ki bu hedefleri yakalamak için atmakta olduğumuz adımlar çok yavaş kalıyor; sera gazı salınımları artmaya devam ediyor. BM Çevre Programı’nın (UNEP) yayımladığı bu yılki Emisyon Açığı Raporu iklim değişikliği ile başa çıkmak için yapılması gerekenler ile halen yapmakta olduklarımız arasında giderek büyüyen bir açık olduğu sonucuna varmaktadır. Önümüzdeki sorun son derece büyüktür: Rapora göre, eğer küresel ısınmayı 1.50C ile sınırlamak istiyorsak önümüzdeki on yılda sera gazı salınımının yılda yüzde 7.6 oranında azaltılması gerekmektedir.

Taraflar Konferansı 25 (COP25) toplantısından önce BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bugüne küresel ısınmayı sınırlamak için gösterilen çabaların “tam anlamıyla yetersiz” olduğunu söyledi ve geri dönüşü olmayan noktanın artık ufukta değil, gözle görülür derecede yakında ve süratle üzerimize doğru gelmekte olduğu konusunda uyarıda bulundu.

Artık iklim konusunda etkili bir eylemi daha fazla erteleyecek lükse sahip değiliz. Ayrıca iklim değişikliğinin ve bununla bağlantılı olarak çevresel çöküşün insanların güvenliğini ve uluslararası güvenliği etkilediği bambaşka bir dünyadaki yaşam için hazırlanmalıyız.

Başka bir dünya için hazırlanma gereği

Jeofiziksel ve toplumsal değişikliklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkacak sonuçların bizler için ne ifade edeceğini hayal etmek güçtür. Yetmişli yılların ortalarında bilim insanları bizleri “Büyümenin Sınırları” konusunda uyarmışlardı ve o günden bu yana endişelerinin çok büyük bir bölümü doğrulandı. Doğal kaynakların çıkarılması, fosil yakıt kullanımı, üretim, tüketim ve atıkların hızla büyümesi CO2 salınımında artışa, yaygın kirliliğe ve biyolojik çeşitliliğin yok olmasına neden olacak, ve gezegenimizdeki diğer süreçleri de etkileyecektir. Dahası, Dünya’nın birbiriyle etkileşen fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri taşma noktasını aşacak ve geri beslenme döngüsü çevreyi daha da etkileyecektir.

Dolayısıyla ‘gezegenin güvenliği’ terimi, içinde bulunduğumuz yüzyılın yeni güvenlik problemlerini ‘iklim güvenliği’, hatta daha geniş kapsamlı ‘çevre ve güvenlik’ teriminden daha iyi anlatmaktadır. Bu problemlerin ölçeği kolaylıkla küçümsenebilir. Medyanın küresel ısınmada 1.50C derecelik artışın etkileri konusundaki 2018 Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) özel raporu üzerindeki yoğun ilgisi önümüzde sanki ısının 1.50 veya 20C derece artışı gibi sadece iki olasılığın bulunduğu izlemini yaratabilir. Ne yazık ki gelecek bizler için çok daha aşırı senaryolarla yüklü olabilir.

2019’da Dünya Meteoroloji Örgütünün İklim Durumu konusundaki geçici açıklaması ile ilgili olarak Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Petteri Taalas’ın da belirttiği gibi “eğer iklim konusunda şimdi acil bir eyleme geçilmezse bu, yüzyılın sonuna kadar 30C dereceden fazla bir ısı artışına doğru hızla ilerliyoruz demektir. Bu da beraberinde insan sağlığı açısından bugüne kadar görülmemiş derecede zararlı etkileri beraberinde getirecektir.”

İklim değişikliğini azaltmak için elimizden gelenin fazlasını yapmaya çalışmalıyız. Ancak bu arada çok daha sıcak bir dünyanın getireceği güvenlik sorunlarına nasıl hazırlanmamız gerektiğini düşünmemek de saflık olur. Muazzam bir değişikliğe uğrayan çevre şartları yeni güvenlik sorunları doğuracaktır. Gezegenin etkileşim süreçlerinin karmaşıklığı dikkate alındığında farklı sıcaklık ortalamalarında ne olacağını kestirmek zordur, ancak temelde ısı arttıkça hava durumu modelleri, ekosistemler ve deniz suyu seviyelerinde oluşacak bozulmalar da daha büyük olacaktır.

Nem ve sıcaklık tropik bölgelerin büyük bölümlerini yaşanmaz hale getirebilir – en azından yılın bir bölümünde. Bir milyardan fazla insana su sağlayan Himalayalar’daki buzulların çoğu büyük olasılıkla yok olacaktır. Birçok sahil şehri sular altında gömülme riski ile karşı karşıyadır. Milyarca insan su stresi veya yiyecek kıtlığı nedeniyle gezegendeki daha yaşanabilecek yerlere göç edebilir. Daha şimdiden bizi bekleyen sorunların işaretlerini görüyoruz: sıcak dalgaları, orman yangınları ve kasırgalar, seller ve diğer aşırı hava koşullarının yarattığı tahribat. İklim değişikliği önümüzdeki on yıllarda, olmazsa bu yüzyılın ikinci yarısında kesinlikle insanoğlunun karşılaştığı en büyük problem haline gelecektir.

 Mart ve Nisan 2019’da Mozambik’i vuran siklonlarda toplam 700 kişi hayatını kaybetti. Dünya Meteoroloji Örgütü bugüne kadar aynı mevsimde aynı ülkeyi iki kere vuran bu kadar yoğun siklonların kaydedilmediğini belirtti. Fotoğraf © Mozambik Kulübü

Mart ve Nisan 2019’da Mozambik’i vuran siklonlarda toplam 700 kişi hayatını kaybetti. Dünya Meteoroloji Örgütü bugüne kadar aynı mevsimde aynı ülkeyi iki kere vuran bu kadar yoğun siklonların kaydedilmediğini belirtti. Fotoğraf © Mozambik Kulübü

Yüzü görünmeyen bir düşman

Bu durumda iklim değişikliği yeni bir düşman demektir. Bu düşmanın bayrağı, bir lideri, savaşçıları, veya bir devrim manifestosu bile yoktur. Ama bu düşman insanları öldürüyor, toplumları istikrarsızlaştırmak için dünya çapında faaliyet gösteriyor, ve giderek gücü artıyor. Bu nedenle iklim değişikliği genellikle ‘risk arttırıcı’, ‘kırılganlık arttırıcı’ ve hatta bir çatışmaların ‘katalizörü’ olarak tanımlanıyor. Gerçekleşmesi olası bir risk olduğu için nükleer savaşa karşı hazırlandık, ama iklim değişikliğinin kaçınılmaz etkilerine karşı hazırlanmamız gerekip gerekmediği, veya nasıl hazırlanmak gerektiği konusunda pek emin değiliz.

Klasik bir düşmanla silahlı kuvvetler savaşır, fakat ülkedeki her bir kurum da düşmanın faaliyetlerinin sonuçlarına karşı hazırlanır. İklim değişikliği konusunda ise durum bunun tam tersidir: diplomatlar, iş insanları, çevreciler ve diğer herkes iklim değişikliğiyle savaşmalıdır. Bu arada askerî kuvvetler de iklim değişikliğinin güvenlikle ilgili sonuçlarına karşı hazırlanmalıdır.

Askerî uzmanlar giderek bu konudaki endişelerini daha çok dile getirmekteler. İklim Değişikliği Konusunda Küresel Askerî Danışma Konseyi (GMACCC) muvazzaf ve emekli subaylar ve bağlı kurumların küresel ağıdır. On yıldan fazla bir süredir bu Konsey iklim değişikliğinin güvenlikle ilgili potansiyel etkileri konusunda uyarılarda bulunmuştur. Ekim 2009’da yayımlanan ilk müşterek bildirisinde Konsey şu uyarıyı yapmıştı: “İklim değişikliğinin yaratacağı çatışma ve istikrarsızlıkları zamanında görüp anlamamak ve bu konuda çeşitli önleyici ve uyarlanmaya yönelik eylemlere yatırım yapmamak ulusların istikrarsızlığa sürüklenmesi, insanların güçlük çekmesi, kalkınmanın gecikmesi ve gereken askerȋ kuvvetlerin sağlanamaması açısından bize çok pahalıya mal olacaktır.”

Yeni sorunlara yeni çözümler

Benim kanımca iki önemli gelişme potansiyel istikrarsızlık veya çatışmaları önceden tahmin edebilme kapasitemizi etkileyecektir. Bir yandan iklim değişikliği ve çevresel çöküş çatışmaların öngörülmesini daha da karmaşık hale getirecek. Diğer yandan ise büyük veri ve yapay zekâdaki hızlı artış gelecekteki güvenlik tehditlerini öngörme yeteneğimizi arttıracaktır. Bu gelişmeler yeni sorunları olan farklı bir dünyaya hazırlanmamıza yardımcı olabilir.

‘İklim savaşları’ veya ‘su savaşları’ konusunda yazılmış popüler makalelerin birçoğu tahmine dayalıdır. İnsan faktörünü öngörmek özellikle zordur: iklim değişikliği ile karşı karşıya gelince bireyler ve hükümetler ne gibi kararlar alacaklardır? Giderek azalan doğal kaynaklar konusundaki çatışmalar önceden belirlenmiş bir sonuç değildir – bunlar temel olarak kurumsal ve sosyal kaynaklar gibi faktörlere bağlıdır. Bir durumda kaynakların kıtlığı çatışma ve göçlere neden olabilirken bir başka durumda yenilikleri ve işbirliğini tetikleyebilir. Ayrıca dünya liderlerinin gelecekte ekosistemimizin yıkımını önlemek için ne gibi eylemlerde bulunacaklarını tahmin etmek de zordur— sera gazlarının salınımını kontrol altına almak için yapılacak (veya yapılmayacak) eylemler gibi.

Politikaları öngörmek zor olsa da çevresel kıtlık ve iklim değişikliği konusundaki bilgimizin hızla artıyor olması iyi bir haberdir. Gezegenimizin durumu ile ilgili giderek daha fazla dijital veri kazanıyoruz. Uzaktan algılama, büyük veri ve yapay zekâyı bir araya getirmek riskleri öngörmemizi ve çeşitli senaryoları değerlendirmemizi daha önce hiç yapamadığımız bir şekilde mümkün kılacaktır. Bu da bizim geleceğin sorunlarına daha iyi hazırlanmamıza yardımcı olur.

Güvenlik tehditleri üzerinde çalışanlar gezegenimiz için bir ‘dijital ekosistem’ geliştirilmesi konusundaki fikirleri ilgiyle izleyeceklerdir. Bu dijital ekosistem doğal kaynakların yönetiminde şeffaflık sağlayabilecek ve riskleri değerlendirebilecektir. Böyle bir sistemin yaratılması için özel ve kamu sektörünün en son dijital teknolojileri kullanarak gezegenimizi izleme girişimlerinin entegre edilmesi şarttır. Bunun bir örneği Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) tarafından yürütülen çalışmalardır. Bu düşünce kuruluşu çeşitli ortaklarla birlikte gezegenimizde neler olup bittiği hakkında yeni bilgiler sağlayan Global Orman İzleme platformu ve Kaynakları İzleme platformu gibi projelerde çalışmaktadır.

Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) çevre, demografi, sağlık, siyaset veya güvenlik konularında yüzlerce veri setini bir araya getirmektedir. Örneğin, Enstitü bir ülkenin orman örtüsü ile ilgili uydu verilerini aynı alanın iki hafta önceki durumuyla birleştirebiliyor. Böylece uzak bir yerdeki bir ormanın tahrip edildiği veya yakıldığı anında görülebildiği gibi yeniden ağaçlandırma da izlenebiliyor ve iyi uygulama örneği olarak teşvik ediliyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü ve diğer ortakların bir başka girişimi de Su, Barış ve Güvenlik ortaklığıdır. Bazı bölgelerde nüfus artışı, hızlı şehirleşme ve ekonomide su talebinin artması gibi nedenlerden dolayı su kıtlığının hiç görülmemiş düzeylere çıkması bekleniyor. Bu arada seller yılda 100 milyondan fazla kişiyi etkiliyor. Ekosistem kayıpları ve iklim değişikliğinin etkileri bu sorunları daha da kötü hale getiriyor. Dünya Kaynakları Enstitüsünün projesi küresel modelleme, büyük veri ve uydu görüntülerini yerel bilgi ve artan şeffaflık ile bir arada kullanarak gerek erken uyarı gerekse su ile ilgili toplumsal etkilerin analizini yapmayı hedefliyor. Geçen yıl BM Güvenlik Konseyinde ilk umut verici sonuçlar açıklandı.

 Bazı bölgelerde nüfus artışı, hızlı şehirleşme ve ekonomide su talebinin artması gibi nedenlerden dolayı su kıtlığının artması bekleniyor. Bu sorun ekosistem kayıpları ve iklim değişikliğinin etkileri yüzünden daha da kötüleşiyor. Fotoğraf  © CGTN

Bazı bölgelerde nüfus artışı, hızlı şehirleşme ve ekonomide su talebinin artması gibi nedenlerden dolayı su kıtlığının artması bekleniyor. Bu sorun ekosistem kayıpları ve iklim değişikliğinin etkileri yüzünden daha da kötüleşiyor. Fotoğraf © CGTN

BM Çevre Programı (UNEP), Dünya Çevre Durumu Odası (MapX platformu ile çalışır) diye adlandırılan bir başka dijital programın da ev sahiplerinden biridir. Ayrıca çevresel ve iklimsel güvenlik risklerini haritalamaya ve izlemeye başlamıştır. Tüm bu veriler bir küresel panoda sergilenecek ve çevresel istihbarat özetleri olarak BM ülke timlerine, BM Güvenlik Konseyi ve NATO gibi örgütlere sunulacaktır.

BM Çevre Programı (UNEP) ayrıca ‘çevre için bir dijital ekosistem’ inşa edebilmek için tüm bu faaliyetler arasındaki işbirliği ve sinerjiyi güçlendirme konusunda ilk adımı attı. Gezegenimizdeki gelişmelerle ilgili bilgilerimizde devrim yaratacak ve erken uyarı kapasitemizi yükseltebilecek, erişime açık, çok kuvvetli bir sistem oluşturmak için bir ortaklık yaratmak amacıyla 2020 yılında Gezegenin Güvenliği Enstitüsü ile birlikte tüm ilgili partileri bir araya getiren bir konferans düzenlemeyi planlıyor.

Hayal gücünün başarısızlığı

Gelecekte tarihçiler gezegenimizin güvenlik sorunlarına hazırlanmakta neden bu kadar geciktiğimizi açıklamakta zorlanabilirler. Dünyanın iklim krizinin nedenlerine ve etkilerine bu kadar yavaş tepki vermesinin sebeplerinden biri olarak kurumlarımızın birbirlerinden kopuk olarak, kendi siloları içinde, ve başka bir dönemde başka tehlikelerle mücadele için kurulmuş hükümet yapıları ile çalışma eğilimlerini gösterebilirler. İklim değişikliğinin boyutları o kadar büyük, riskler o kadar karmaşık ve işin içinde o kadar çok oyuncu var ki bu kadar çok yönlü bir riskle bugüne kadar hiç karşılaşmadığımızı söylemek doğru olur.

2015 yılından beri Lahey’de yapılan Gezegenin Güvenliği konferansları bilim insanları, politika yapıcılar ve askerȋ uzmanların ayrı ayrı silolarının yıkılmasına yardımcı olmuştur. Son birkaç yılda BM Güvenlik Konseyi, Avrupa Birliği ve diğer bölgesel örgütler gezegenimizin güvenlik sorunlarına giderek daha çok ilgi göstermeye başladılar ve bazı oyuncular bu sorunları ele almak için gerekecek ilk kapasiteyi geliştirdiler. Ancak hâlâ tüm paydaşların bilgi ve rollerini bir araya getirecek uzun vadeli bir yapı yok. Bu sorunların ciddiyetini ve karmaşıklığını göz önünde bulundurursak, güvenlik örgütleri çok çeşitli ilgili oyuncularla birlikte gelecekteki bu tehditleri daha iyi anlamaya ve hazırlanmaya daha çok yatırım yapmalıdırlar.

Teknik ve ekonomik açıdan dünya bu sorunla başa çıkmayı ve duruma uyum sağlamayı başarabilmelidir. Kamuoyu giderek sesini yükselterek acil eylem talep ederken, top artık yönetişimin sahasında. İklim değişikliğinin gerçek olduğunu kabul etmek, tüm ilgili paydaşlar arasında işbirliği yapmak ve vizyon sahibi liderlik ileriye gitmenin temel adımlarıdır. Geçmişte muazzam tehditleri başarıyla alt ettik. Bugün artık bu sorunların en büyüğünü göz ardı edemeyiz.