NATO Müttefikleri niçin hâlâ nükleer caydırıcılık konusunu önemsemeli? Giderek daha yetenekli hale gelen konvansiyonel silahlar, siber savaş ve otonom robotların var olduğu çağımızda nükleer silahlar artık önemini yitirmiş Soğuk Savaş dönemi kalıntıları haline gelmedi mi? Bu silahlar niçin hâlâ barış içindeki Avrupa topraklarında konuşlandırılıyor?

Bunlar sık sık aktivistler, kamuoyundan ve basından duyduğum sorular. Ölümcül otonom silahlar, dron sürüleri ve uzayın silahlandırılması konusundaki tartışmaların sürdüğü bir dönemde modern savaş nasıl bilimkurgu senaryosu gibi görünüyorsa, nükleer silahlar da Sony Walkman veya sabit hatlı telefonlar gibi modası geçmiş aygıtlar olarak görünebilir. Ama Rusya ve Çin gibi nükleer silahlara sahip ülkeler tekrardan daha karmaşık ve çeşitlilik arz eden silahlar geliştirmek için yatırımlar yapmaktadırlar. Örneğin Kuzey Kore hızla nükleer yayılmasına devam etmekte, İran ise artık nükleer alandaki gelişmeleriyle tekrardan manşetlerde yer almaktadır.

Nükleer silahlar daha başından beri NATO’nun toplu savunmasının temelini oluşturmuştur. NATO’nun nükleer silahlara sahip üyelerinin –Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Fransa – ulusal arsenalleri ve ABD’nin Avrupa’da konuşlanmış olan ileri nükleer silahları İttifak’a bir caydırıcılık unsuru, Müttefiklere de bir güvence sağlamıştır. NATO’nun devlet ve hükümet başkanları NATO’nun nükleer bir ittifak olduğunu ve nükleer silahlar var olduğu sürece de öyle kalacağını tekrar tekrar teyit etmişlerdir.

Basitçe söylemek gerekirse, hâlâ nükleer silahlarımız var çünkü nükleer caydırıcılık hâlâ gereklidir ve ilkeleri hâlâ geçerlidir.

Soğuk Savaş sonrası indirimler

Soğuk Savaş’ın doruğa eriştiği günlerde Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’da 7,300 civarında nükleer silah konuşlandırdı ve böylece NATO Müttefiklerine caydırıcılık ve güvenlik garantisi sundu. NATO’ya destek amacıyla Avrupa’da konuşlandırılmış olan ABD nükleer silahlarının sayısı Soğuk Savaş’ın sona ermesinden günümüze kadar geçen sürede %90 oranında azaltılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri sadece 1991-1993 yılları arasında Avrupa’dan 3,000 kadar nükleer silahını çekmiş, 2000-2010 yılları arasında da Avrupa’da konuşlanmış olan nükleer kuvvetlerinin sayısını azaltmaya devam etmiş ve bunları daha az sayıdaki üslerde toplamıştır. Bu küçülmüş konumu günümüzde de devam etmektedir.

1987 [Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF)] (https://www.armscontrol.org/factsheets/INFtreaty), 1991 Stratejik Silahların İndirimi Antlaşması (START, ve 2002 Saldırı Amaçlı Silahların İndirimi Antlaşması’nın (SORT) yürürlüğe girmesi Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya arasındaki stratejik nükleer silah indirimlerinin sürekli olarak gündemde kalmasını ve sayıların giderek azalmasını sağladı.

George H.W.Bush ve Mikhail Gorbaçov, iki ülkenin de stratejik nükleer silahlarını karşılıklı olarak ortadan kaldırmalarını şart koşan START 1 anlaşmasının imzalanmasını takiben yapılan basın toplantısı sonrasında el sıkışıyorlar –Moskova, 31 Temmuz 1991. © Corbis / Peter Turnley

Ancak Avrupa’daki nükleer silahların sayılarında en önemli indirim Eylül 1991’de yaşandı ve bu da silahların kontrolü ile ilgili bir anlaşma dolayısıyla olmadı. 27 Eylül 1991’de ABD Başkanı George H. W. Bush Sovyetler Birliği’nin çökmesi üzerine Amerika’nın nükleer kuvvetleri ile ilgili çok kapsamlı değişiklikler yaptı ve Kremlin’deki liderlerin de aynı şekilde karşılık vermeleri için çağrıda bulundu. Birkaç gün sonra Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mikhail Gorbaçov ülkesinin de benzer adımlar atarak stratejik olmayan nükleer kuvvetlerinin ve teçhizatının büyük bölümünü küçülteceğini, sökeceğini ve imha edeceğini açıkladı.

Bu [Başkanların Nükleer Girişimi (PNI)] (https://www.nti.org/analysis/articles/presidential-nuclear-initiatives/) Avrupa’daki taktik – veya stratejik olmayan – nükleer silahlardaki en önemli indirim ile sonuçlanmıştı. ABD yaklaşık 2,000 yerden fırlatılan nükleer top mermisi ve kısa menzilli balistik füzesini imha etti; deniz kuvvetlerinin yüzey gemileri, saldırı denizaltıları ve deniz kuvvetlerine ait uçaklardaki bütün taktik nükleer silahları kaldırdı; bütün nükleer derinlik bombalarını imha etti; stratejik bombardıman uçaklarını alarm durumundan çıkarttı ve bazı nükleer sistemlerinin planlanan modernizasyon programlarını iptal etti.

Sovyet ve daha sonra Rus liderler tüm nükleer topçu silahları, taktik füzeler için nükleer başlıkları, ve nükleer kara mayınlarını imha etme ve deniz kuvvetlerine ait uçaklar, çok amaçlı denizaltılar ve gemilerden taktik nükleer silahları çıkarma sözü verdiler. Bu silahlar, hava savunma füzelerindeki nükleer başlıklarla beraber, merkezî bir depoya konacak, bir bölümü de imha edilecekti. Bunlara ilaveten Rusya’nın denizde üslenmiş taktik nükleer silahlarının üçte biri ve karadan havaya nükleer füze başlıklarının yarısı ve Rusya’nın taktik hava nükleer silah stoklarının yarısı ortadan kaldırılacaktı. 2010 yılına kadar Rusya taktik nükleer silahlarını ülkedeki “merkezȋ depolama tesisleri”nde toplamış; taktik nükleer silahları kara kuvvetlerinden çıkartmış; hava kuvvetlerinin taktik nükleer arsenalinde, füze savunma birlikleri ve deniz kuvvetlerinde çok büyük bir indirim yaparak stratejik olmayan nükleer silahların sayısını yüzde 75 civarında azaltmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın yaptığı indirimler Avrupa’daki nükleer pozisyon ile ilgili olarak dönüşümlere en fazla açık olan değişiklikti ve konuşlandırılmış nükleer silahların sayısında büyük indirimler yapılması ve askerȋ gerginliklerin hafiflemesi ile sonuçlanmıştı.

Ne yazık ki 1990’ların ortalarında elde edilen kazanımlar, nükleer olmayan silah stoklarının sökülmesinde sürdürülebilir ve doğrulanabilir bir sonuca dönüşemedi. Amerika Birleşik Devletleri zaman içinde tek taraflı olarak stratejik olmayan nükleer kuvvetlerini azaltmışsa da, Rusya’nın taahhütlerini tam olarak yerine getirip getirmediği konusunda tartışmalar vardır; zira bu siyasȋ bildiriler ve eylemler doğrulama veya kurallara uyma mekanizmalarını içermiyor

Rusya’dan gelen yeni bir sorun

Rusya son yıllarda NATO’nun konvansiyonel üstünlüğü olarak algıladığı duruma karşılık vermek amacıyla sırtını yeniden Avrupa’da konuşlanmış olan nükleer silahlara dayamayı seçti. Genel askerî dönüşümünün bir parçası olarak Rusya 2000’lerin başından itibaren stratejik nükleer kuvvetlerinin yaklaşık yüzde 80’ini modernize etti. Amerika Birleşik Devletleri ise kendi 20 küsur yıllık modernizasyon programını ve NATO’nun nükleer paylaşım misyonu çerçevesinde Avrupa’da konuşlandırdığı B61 yerçekimi bombalarının ömrünü uzatma çalışmalarını daha yeni başlattı.

Bu nedenle Rusya 2021 – 2026 yılları arasında Yeni START anlaşmasının dayattığı kısıtlamalar ortadan kalktıktan sonra, konuşlanmış modern kıtalararası balistik füzelere (ICBM’ler), denizaltıdan atılan balistik füzelere ve bombardıman uçaklarına hızla yeni stratejik savaş başlıkları takmak için çok daha hazırlıklı. Stratejik sistemler için yeni bir silahları kontrol rejimi konusunda Yeni START (2010) sona ermeden önce yapılan görüşmelerde çok az ilerleme kaydedilebildiği için, bu özellikle önemli bir konu.

Ayrıca Rusya stratejik menzilli hipersonik süzülme aracı Avangard ve harekât alanı Tsirkon hipersonik cruise füzeleri gibi yeni füze sistemleri geliştiriyor ve bunları çeşitli fırlatma platformlarında deniyor ve konuşlandırıyor. Ülke ayrıca 2,000 km menzilli olduğunu iddia ettiği havadan fırlatılan balistik füze Kinzhal’ı da geliştiriyor. Hipersonik silahlar süper yüksek bir hızla, alçak irtifalarda uçabilirler ve uçuş sırasında manevra kabiliyetine sahiptirler – bunlar hipersonik füzelerin izlenmesini zorlaştıran ve onlara karşı savunmayı neredeyse imkânsız kılan özelliklerdir. Amerika Birleşik Devletleri hipersonik füze sistemleri geliştirme konusunda yatırımlarını arttırmaya başlamışsa da Rusya’nın (ve Çin’in) gerisinde kalmıştır.

TASS haber ajansına göre, Rusya bir gemiden Tsirkon hipersonik cruise füzesi fırlatma denemesini ilk olarak Ocak 2020’de başarıyla gerçekleştirdi. Resimde: bir Rus 3M22 Zircon/3M22 Tsirkon hipersonik cruise füzesi uçuş sırasında. ©DefPost

Rusya hipersonikler dışında nükleer güçle çalışan nükleer cruise füzesi ve su altı insansız nükleer torpido gibi “yeni” nükleer sistemler de geliştirmekte – bunlar hiçbir uyarı vermeden ve karşılık vermeye zaman bırakmadan NATO müttefiklerini ürkütmek, onlara baskı yapmak ve saldırmak için kullanılabilirler. Rusya’nın bu silahlarla ilgili düşüncesi pek açık değildir. Ancak NATO’nun bu yeni Rus sistemleri karşısında kendi varlıklarının becerilerini değerlendirmesi doğru olacaktır.

Ancak NATO ile Rusya arasındaki en büyük fark taktik veya stratejik olmayan nükleer silahlar konusundadır. Bunlar hava, deniz ve yerden fırlatılan cruise füzeleri gibi daha düşük güçteki nükleer savaş başlıklarına sahip sistemleri de kapsarlar. Bugün Rusya çift yetenekli olabilecek şekilde tasarlanmış müthiş bir konvansiyonel veya nükleer füze fırlatma sistemleri arsenaline sahiptir. Bunlar karadan, havadan ve denizden NATO’nun Avrupa’daki tüm topraklarına ulaşabilirler. Diğerlerine kıyasla çok daha büyük stratejik olmayan nükleer savaş başlıkları stokuna sahip olan Rusya, NATO’nun bölgesel caydırıcılık ve savunma faaliyetleri açısından tekrar bir sorun olmaktadır. Açık bir enformasyon kaynağından alınan bilgilere göre ABD’nin Avrupa depolama mahzenlerinde tahminen 150-200 yerçekimi bombası varken Rusya’nın depolarında bunlardan 1500-2000 adet bulunduğu tahmin edilmektedir.

Etkili bir nükleer caydırıcılığın sürdürülmesi

Bu değişmekte olan güvenlik ortamında – rakiplerimiz ve potansiyel düşmanlarımız nükleer silahlarından vazgeçmeye hazır ve istekli olana kadar – NATO şemsiyesi altında yaşayan neredeyse bir milyar insanın güvenliğini koruyabilmek için NATO’nun nükleer tehditleri caydırabilecek ve Rusya’nın nükleer kullanımına tepki verebilecek kapasitede olması şarttır.

NATO devlet ve hükümet başkanları NATO’nun nükleer silahlarının amacının “barışı korumak, baskıyı önlemek ve saldırganlıkları caydırmak” olduğu konusunda aynı görüşü paylaşmaktadırlar – ve bunu sık sık vurgularlar. Müttefiklere toplu güvenlik konusundaki transatlantik taahhüt konusunda güvence vermek de bu amacın parçasıdır. NATO’nun nükleer paylaşım anlaşmaları çerçevesinde Avrupa ve Kuzey Amerikalı müttefiklerin nükleer caydırıcılığın risklerini ve sorumluluklarını paylaşmaları da bu taahhüdün kanıtıdır. Ayrıca NATO bu şekilde Rusya’ya bir çatışmada kısıtlı bile olsa nükleer silah kullanarak amaçlarına ulaşamayacağı, NATO’nun bunu kendisine çok pahalıya mal edebilecek yetenek ve kararlılığa sahip olduğu, yani kısacası yapacağı hiçbir nükleer saldırının başarılı olmayacağı şeklinde güçlü bir mesaj vermektedir.

NATO Müttefikleri nükleer silahsız bir dünya amacına ve silahların kontrolü, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi ve silahsızlanma konusundaki taahhütlerine bağlıdırlar. Ancak NATO nükleer silahlar var olduğu sürece nükleer bir ittifak olmaya devam edecektir. NATO caydırıcılık ve savunma yeteneklerimizin ve konumumuzun etkinliğini korumaya, nükleer caydırıcılığımızın güvende, güvenli ve etkili kalacağı konusunda bizlere güvence vermeye devam edecektir. Kısacası, nükleer silahlar NATO’nun güvenliğinde barışı korumak, baskıyı önlemek ve saldırganlığı caydırmak konusunda hayati rol oynamaya devam edecektir.