İnsanın Ay’a inişinin bize öğretebilecekleri ve geleceğin sorunları karşısında yapabileceklerimiz.

Dünya’dan Ay’a

Astronotlar Neil Armstrong ve Edwin “Buzz” Aldrin 20 Temmuz 1969’da aya ayak basan ilk insanlar oldular. ABD Başkanı John F. Kennedy’nin bu tarihten 8 yıl önceki bir konuşmasında “Ay’a bir insan göndermenin ve onu güvenli şekilde geri getirmenin” önemi konusundaki açıklamaları bu başarıya yol açan çalışmaları başlatmıştı. Başkan Kennedy, o günlerde, böyle bir iddianın sadece o günlerdeki teknoloji ile ilgili olmadığını, ama “şu sıralarda dünyanın her yerinde sürmekte olan özgürlük ve zorbalık arasındaki olan ve insanların zihinlerinde hangisini seçeceklerine karar vermeye çalıştıkları daha büyük bir savaşın parçası olduğunu” söylüyordu.

20 Temmuz 1969’da Neil Armstrong ve Edwin “Buzz” Aldrin isimli astronotlar Ay’a ayak basan ilk insanlar oldular. Resimde Apollo 11’in komutanı Neil Armstrong ay kapsülündeki bir teçhizat deposunda çalışırken görülüyor. Ay yürüyüşüne ait 2009’da kısmen kurtarılan görüntülere buradan ulaşılabilir: © NASA

Bu tarihȋ olayın arka planında gerek ülkedeki toplumsal huzursuzluklar gerek artan jeo-politik çatışmalar nedeniyle bir belirsizlikler fırtınası yaşanıyordu. Stratejik bir rakip olan Sovyetler Birliği, 1957 yılında hiç beklenmedik şekilde ilk uyduyu – Sputnik – Dünya’nın yörüngesine fırlatarak giderek yükselen bir süper güç olduğunu ilan etmişti. Bu olay bir “uzay yarışı”nın başladığına işaret ediyordu. Amerika Birleşik Devletleri hazırlıksız yakalanmıştı ve bunu takip eden birkaç yıl bu yarışı başı öne eğik, geriden takip etmek zorunda kaldı. Ancak yenilikler ve yatırımlara dayalı iddialı bir programla rakibini kıl payı geçerek yarışı kazanabildi.

Ancak bu yarış alınan patentleri sayarak, araştırma masraflarını karşılaştırarak veya bu konuda çalışan mühendisler ve bilim adamlarının sayısına bakarak kazanılmadı; bireyleri ve şirketleri metodik olarak karmaşık sistemler, mimariler ve parçaların yarattığı sorunlar üzerinde çalışmaya teşvik edecek net bir hedef koyarak kazanıldı. Yarış, ortak amaçlar doğrultusunda çalışan hükümet, sanayi, ve akademik çevrelerden oluşan bir üçlü sarmal ile çözüldü; her adımda hangi sorunların ele alınacağını ve başarının nasıl ölçülebileceğini net bir şekilde belirleyerek çözüldü. Buradaki temel unsur, başarının sadece yanlışlama testinden geçirilmiş performans ölçümleriyle değerlendirilebileceği idi: sonuç ya doğruydu, ya yanlış; ya sorunu çözer, ya çözemezdi.

İnovasyon zorunluluğu

Bugün de kendimizi benzer şartlar altında bulabiliriz. İttifakın önüne her gün çeşitli rakipler çıkmakta ve şu anda karşısında olan uzay yarışında olduğu gibi, bu rekabet ortaya çıkmakta olan ve son derece yıkıcı teknolojilere karşı yenilikler geliştirmeyi gerektiriyor. 2019’da Londra’da yapılan Liderler toplantısında İttifak, “[gelecekte askerȋ yeteneklerin geliştirilmesinde son derece etkili olacak olan] (https://www.nato.int/nato_static_fl2014/assets/pdf/2020/4/pdf/190422-ST_Tech_Trends_Report_2020-2040.pdf)” son derece büyük tahrip potansiyeline sahip yedi alan belirledi. Bunlar veri, Yapay Zekâ, otonomi, uzay, hipersonik kuantum ve biyoteknolojidir.

Politika belirleyicilerin ilk akıllarına gelecek soru “İttifak önde mi, geride mi?” olur. Böyle bir soruya düzgün bir cevap verebilmek için bu terimler öyle bir çerçeveye oturtulmalı ki cevap ölçülebilsin ve doğruluğu veya yanlışlığı kanıtlanabilsin. Örneğin, İttifakın bir üyesi 10 Mach süratle New York’tan Paris’e güvenli bir şekilde uçacak bir araç yaptı mı? Bu sorunun cevabı ölçülebilir ve yanlışlığı kanıtlanabilir. Bu soru böyle bir aracın nasıl üretilebileceğini veya mimarisi ve parçalarının tasarımının nasıl olması gerektiğini veya kaç tane patent ve mühendis gerektiğini sormaz. Bu sorunun Başkan Kennedy’nin yaptığı gibi, hükümetlere, sanayiye ve akademik çevrelere ilham verecek açıkça belirtilmiş bir hedefi vardır.

Hazırlıksız yakalanmak

Bütçelerin kısıldığı bir çağda İttifak gelecekte hazırlıksız yakalanmamak için inovasyon yatırımlarını akıllıca yapmalıdır. Ancak İttifakın hangi alanda rakiplerinden önde veya geride olduğu çok açık değilse, hazırlıksız yakalanma olasılığı da giderek artar. Bugüne kadarki yaklaşım ulusal girdileri takip etmek olmuştur: kaç tane patent başvurusu yapılmış, kaç tane bilim ve teknoloji araştırmacısı istihdam edilmiş, araştırma ve geliştirme için ne kadar yatırım yapılmış, kaç tane teknoloji startup’ları kurulmuş, kaçına fon sağlanmış? Bir başka deyişle, yatırım yap ve sonuçlanın iyi olmasını bekle. Bu girdi ölçümlerinin tabii ki yararları vardır ama bu ölçümlerle hangi ülkelerin potansiyel olarak önemli yenilikler yapacağı konusunda güvenilir tahminler yapılamaz. Bu girdi ölçümleri İttifakın Rusya’nın Sputnik uydusunun başarısını tahmin etmesine yardımcı olabilir miydi?

Geçenlerde yapılan bir araştırmada NATO “geleceğin askerî yeteneklerinin geliştirilmesinde son derece etkili” olacak yeni ve yıkıcı olma potansiyeline sahip yedi alanı tanımladı: bunlar veri, Yapay Zekâ, otonomi, uzay, hipersonik, kuantum ve biyoteknoloji.
(C) SoftwareONE

Aslında net performans hedefleri uzay yarışındaki inovasyonun itici gücü olmuştu: önce bir uyduyu, sonra canlı bir hayvanı, daha sonra da bir insanı güvenli biçimde yörüngeye yerleştirmek. Dünya tarihindeki en yenilikçi dönemlerden biri olan bu dönemde kimin önde olup kimin geride kaldığını sormaya gerek yoktu. Bu deneyim bizim bugünle ilgili daha net bir şekilde düşünebilmemize yardımcı olabilir. Belirlenen zorlu performans görevleri yenilikleri tetikliyordu. ABD Başkanı ulaşılacak nihai hedefi belirlemişti: Ay’a gidip dönmek. Bu doğrultuda birbiri ardına gelen orta düzeyde kilometre taşları ve orta dereceli amaçlar sıralanmıştı: astronotları yörüngeye yollamak, yörüngedeki bir uzay aracına manevra yaptırmak, yörüngede buluşmak, uzay aracı dışında bazı faaliyetler vb. Bunların her biri Ay’a gitmenin ve aynı derecede önemli olan Ay’dan geri dönmenin ön şartlarıydı.

Büyük inovasyonlar büyük problemlerle başlar

İttifak yatırım yapıp iyi sonuçlar almayı beklemek yerine cüretkâr performans hedefleri belirlemek üzerinde odaklanarak üçlü sarmalın çalışamaya başlamasına imkân sağlayabilir. İttifak inovasyonu teşvik etmek için en acil ve en önemli problemler için sonunda ödüller ve teşvikler olan resmi amaçlar yaratabilir. Bu yaklaşım geçmişte çok işe yaramıştı ve bugün de bazı sanayi şirketleri, hükümet kuruluşları ve özel filantropistler tarafından inovasyonu teşvik etmek amacıyla kullanılıyor. Örneğin, Ansari X ödülü uçak tasarımcısı Burt Rutan’ı bir defadan fazla kullanabilecek bir ticari uzay aracı geliştirmeye teşvik etti. 1920’lerde Orteig ödülü çok az tanınan bir posta uçağı pilotunun özel bir uçak tasarlayarak tek başına tehlikelerle dolu Kuzey Atlantik Okyanusunu başarıyla geçmesine yol açtı. Charles Lindberg de bir ödül veya zafer töreni olmasaydı belki tek başına Atlantik’i geçme riskini göze almazdı. Bu belki de bu konudaki en meşhur tarihi örnektir - bir müttefik havacının İttifak ruhuyla bir transatlantik sorununu çözmesi... Bunun daha pek çok örneği vardır.

Çözülmesi gereken doğru problemleri keşfetmek bulup çıkarmak

Burada kritik nokta bu problemlerin nasıl belirlenmesi gerektiğidir. Bu iş akademik kuruluşların ve hükümet kurumlarının her bir teknoloji veya uygulama alanının mevcut gelişme düzeyini değerlendirmeleriyle başlayabilir. Bu kurumlar mevcut performans sınırlarını tanımlayabilir ve bu sınırların aşılması için belirli amaçlar önerebilirler. Girişim şirketleri, filantropistler ve araştırma kuruluşları zorlu amaçlar yaratabilir, bunların tanıtımını yapabilir ve üçlü sarmaldaki herkesi bunları çözmeye teşvik edecek ödüller koyabilirler.

Fakat bugünün sorunları saptanacak problemlerin sadece bir türüdür. İttifakın gelecekte ortaya çıkabilecek, teknoloji, toplum, çevre ve diğer faktörlerdeki değişimlerden kaynaklanacak problemleri öngörmesi ve bunlara hazırlanması gerekir. Biz Johns Hopkins üniversitesinde problemlerin gelecekte de geçerli olmalarını garanti edebilmek için ileride karşılaşılacak etkilerden koruyacak bir yöntem üzerinde çalışmaktayız. Yakın ve uzak gelecekte karşılaşılabilecek problemleri keşfetmeyi amaçlıyoruz. İnovasyon süreci konusundaki araştırmalarımıza dayanarak, birbirinden farklı üç belirsizlik hattının incelenmesi gerektiğine inanıyoruz: muhtemel olan, akla yakın olan, ve mümkün olan. Bunların üçü de farklı düzeylerde belirsizliği kapsar ve farklı sorular yaratırlar.

Mümkün olan çok uzaktaki belirsiz bir geleceği ele alır. Geleceği öngörmeye çalışmaz, ama uzun vadeli trendlere ve tahrip faktörlerine dayanarak alternatif gelecekleri tanımlar. Bu stratejik perspektif İttifakın geniş bir “mümkün olan” senaryolar yelpazesinde karşılaşabileceği sorunları keşfetmeyi amaçlar. Örneğin, uzay tıbbının geleceği nasıl olacaktır ve bu konuda ne gibi sorunlarla karşılaşılacaktır?

Bunun aksine, akla yakın olan teknolojik değişikliğin yönü ve hızının tahmin edilebileceği veya sınırlandırılabileceği daha yakın gelecekleri inceler. Yeni ortaya çıkan teknolojilerin İttifakın mevcut yetenekleri ve kaynakları üzerinde yapabileceği etkiler üzerinde durur. Örneğin, kuantum bilgisayarlar şifreleri kolaylıkla kırabiliyorlarsa güvenli uydu iletişimini nasıl garanti ederiz?

Rusya ve Çin kendi yetenekli hipersonik sistemlerini geliştirirken ABD Savunma Bakanlığı hipersonik sistemini en öncelikli modernleşme alanlarından biri olarak belirledi. Hipersonik sistemler yukarı atmosfer içinde – 80,000 - 200,000 ft. – Mach 5 ve daha yüksek hızda uzun süreli uçuşlarla yapabilirler ve karşı tarafın öngörmesi çok zor olacak manevralar yapabilirler. © ABD Savunma Bakanlığı

Muhtemel olan ise belirgin, çok iyi tanımlanmış problemlere yöneliktir – geleneksel mühendislik veya politika araçlarını kullanarak çözülebilecek türden. Bunların istenen sonuçları net ve ölçülebilir niteliktedir. Çözümler işe yarar veya yaramaz. Bunlar “muhtemel”dir çünkü bunları çözebilme olasılığı daha önceki mühendislik veya politika kararlarının başarı oranlarına göre hesaplanabilir. Örneğin, teşhis araçları ağlarının astronotların sağlıkları ile ilgili riskleri öngörmelerini ve bu bilgiyi uçuş doktorlarına ve kontrol merkezine güvenli bir şekilde iletebilmelerini nasıl sağlarız? Bu tipik olarak üçlü sarmaldaki görevli oyuncuların alanıdır.

“Mümkün olan”, “Akla yakın olan” ve “Muhtemel olan” birbirleriyle ilişkilidir. Üçünü bir arada ele alarak hem İttifakın bugün karşı karşıya olduğu hem de gelecekte ortaya çıkacak olan problemleri ele almamızı sağlayacak yetenek ve teknoloji seçeneklerimizi genişletebiliriz. Problemleri keşfetmek dinamiktir ve karşılıklıdır: Gelecek hakkında dikkatle düşünmek bizim bugün inovasyonu teşvik edecek sorunları yaratmamıza imkân sağlar ve bugün keşfedilen radikal çözümler de (örneğin, gen dizilemesi, sinir ağları, blok zinciri, vb.) bize düşünüp keşfedebileceğimiz yepyeni gelecekler yaratır.

Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktır

Bu yaklaşımı kullanarak İttifak iki kritik soruyu güvenle ele alabilir: “Bugün ve gelecekte çözülmesi gereken en önemli problemler nelerdir?” ve “Üçlü sarmalı çözüm üretmeye teşvik etmek için ne gibi sorunlar yaratmalıyız?” NATO Dergisi’nin yakın tarihli bir makalesinde NATO’nun İnovasyon Birimi Başkanı İttifakın çığır açan inovasyonlar getirmesi için sahip olduğu kaynaklarını tanımladı: “…çok sayıda dünya çapında akademik kuruluş, en iyi bilimsel araştırmacılar, şaşırtıcı derecede yaratıcı start-up şirketleri, ve gelişmiş, iyi donanımlı bir finansal ekosistem.” Çözülecek en önemli problemleri keşfetmek için gereken net bir çerçeve ve İttifakın kaynaklarını bunların çözümüne teşvik edecek doğru sorunlar İttifakın belirsiz bir gelecekte yarışı en önde götürmesinin en emin yoludur.

Bu makale, Müttefiklerin benimsemeyi düşündüğü teknolojiler ve bunların NATO İttifakı’nın savunma ve güvenliğine getireceği fırsatlar üzerinde odaklanan inovasyon konusundaki mini dizinin altıncısıdır. Daha önceki makaleler: