İçindekiler
 


Önsöz

Terörizmle Mücadele

NATO’nun Terörizme Mukabelesi
Dagmar de Mora-Figueroa 11 Eylül’de ABD’ye yapılan terörist saldırılara karşı NATO’nun mukabelesini inceliyor.

 

Terörle Mücadelede NATO-Rusya İşbirliği
Andrei Kelin, NATO ve Rusya’nın terörizm tehdidi ile savaşmak için oluşturdukları güçlü ortaklığı anlatıyor.

 
KİS’lerin Yayılmasıyla Mücadele
Eric R. Terzuolo kitle imha silahlarının yayılmasına karşı sürdürülen mücadelede NATO’nun rolünü inceliyor.
 

Akdeniz’de Terörle Mücadele
Koramiral Roberto Cesaretti NATO’nun Ekim 2001’den beri Akdeniz’de terörle nasıl mücadele ettiğini anlatıyor.

 

Tartışma

NATO’nun Stratejik Kavramı’nı güncelleştirmenin zamanı geldi mi?
Lionel Ponsard ve David S. Yost karşı karşıya

 

Söyleşi

Söyleşi Gijs de Vries: AB Terörle Mücadele Koordinatörü

 

Tarih

Dönüşü Olmayan Karar
Ryan C. Hendrickson NATO’nun Bosna ve Hersek’teki ilk hava harekatı olan Deliberate Force operasyonuna yol açan olaylar zincirini ve bunların önemini ele alıyor.

 

Özel

NATO’nun KBRN Savunma Kapasitesinin Arttırılması

 

NATO’nun Füze Savunma Sisteminin Güçlendirilmesi

 

Analiz

Büyüme Sancıları
Peter Vam Ham giderek daha küresel bir rol üstlenmekte olan NATO’nun önündeki sorunları inceliyor.

 

İstatistik

Savunma harcamaları ve askeri personel

 

 






Önsöz

11 Eylül 2001’de, yolcu uçaklarının bilinçli olarak New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Washington D.C. de Pentagon’a çarpmasından beri terörizm ve bu tehditle mücadele yolları NATO’nun gündeminde yer almıştır. İttifak, bu saldırılardan bir gün sonra, toplu savunma maddesi olan 5. Maddeyi tarihinde ilk kez uygulamaya koydu. NATO Dergisi’nin Terörizmle Mücadele başlıklı bu sayısı, İttifak’ın 2001’den bu yana bu alandaki çalışmalarını inceliyor. İlk dört makale bu ana tema üzerinde: NATO’nun Savunma Planlaması ve Politika bölümünden Dagmar de Mora Figueroa, genel olarak NATO’nun mukabelesini ele alıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı’nda bölüm başkanlarından biri olan Andrei Kelin, terörizm tehdidine karşı NATO ve Rusya’nın nasıl giderek daha etkili bir ortaklık geliştirdiklerini anlatıyor. Bir başka makalede yakında çıkacak olan NATO and Weapons of Mass Destruction adlı kitabın yazarı Eric R. Terzuolo, NATO’nun KİS’lerle mücadeledeki rolünü inceliyor. Ve Active Endeavour operasyonu komutanı Koramiral Roberto Cesaretti, NATO’nun Ekim 2001’den beri Akdeniz’de terörizmle nasıl savaştığını inceliyor.

Tartışma bölümünde her ikisi de Roma’daki NATO Savunma Koleji’nden olan David S. Yost ve Lionel Ponsard, artık NATO’nun Stratejik Kavramı’nı güncellemenin vaktinin gelip gelmediğini tartışıyorlar. Söyleşi bölümünde Avrupa Birliği’nin terörle mücadele koordinatörü Gijs de Vries, Avrupa Birliği’nin terörizm tehdidi ile mücadele yollarını araştırmasını anlatıyor. NATO’nun Bosna ve Hersek’e yaptığı ilk hava harekatının onuncu yıldönümünde, Eastern Illinois Üniversitesi’nden Ryan C. Hendrickson, Deliberate Force operasyonunda yer alan faaliyetleri ve bu operasyonun önemini inceliyor. İki özel makaleden biri, NATO’nun İttifak’ın kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer savunmasını, diğeri de füze savunmasını geliştirmek ve güçlendirmek için attığı adımları ele alıyor. Ve, Lahey’deki “Clingendael” Hollanda Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Peter van Ham, giderek küresel bir rol oynamaya başlayan NATO’nun karşısındaki sorunları inceliyor. NATO-Rusya Konseyi’nin askeri personeli ve savunma harcamaları ile ilgili istatistikler ile bu sayımız sona eriyor.

Christopher Bennet






NATO’nun Terörizme Mukabelesi
Dagmar de Mora-Figueroa 11 Eylül’de ABD’ye yapılan terörist saldırılara karşı NATO’nun mukabelesini inceliyor.

Yakın zamanda İngiltere, Irak, Türkiye ve diğer yerlerde meydana gelen olaylar, dört yıl önceki 11 Eylül olayları ve Beslan’da bir okulda yapılan katliam bizlere terörizme karşı savaşın İttifak’ın gündeminde en üst sırada yer alması gerektiğini gösteriyor.

Terörizm konusu NATO’nun güvenlik endişeleri arasında her zaman bu kadar önemli bir yer işgal etmemiştir. NATO’nun karşı karşıya olduğu tehditleri saptayan ve bu sorunlarla başa çıkma yollarını belirleyen 1999 Stratejik Kavramı terörizmi Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan yeni tehditlerden biri olarak görmekle beraber, müttefikler 11 Eylül 2001’deki olaylara kadar bu konu üzerinde fazlaca durmamışlardı. Terörizmin kaynağı, doğası, veya terörizmin İttifak’ın kavramları, politikaları, yapıları ve yetenekleri ile ilgili olarak ne gibi sonuçlar getirebileceği konuları pek az tartışılmıştı. Ancak, yukarıda sözü edilen olaylardan beri NATO’da yürütülen her çalışmaya artık bir de terörizmin insanlar ve kuvvetler için oluşturduğu tehdidi göz önünde bulundurarak bakılmaktadır.

NATO 11 Eylül saldırılarına hızla ve kararlı bir şekilde mukabele etti. Saldırılardan sonraki 24 saat içinde müttefikler Washington Antlaşması’nın 5. Maddesini (toplu savunma ile ilgili madde) ilk kez uygulamaya koydular. Bundan hemen sonra, ABD’nin ricası üzerine, bazı başlangıç destek girişimleri üzerinde anlaşmaya varıldı. Bunlar arasında terörizm konusunda istihbarat paylaşımı; terörizme karşı yürütülen kampanyaya destek verdiklerinden dolayı tehdit altında kalan müttefiklere ve diğer ülkelere yardım; NATO topraklarındaki güvenlik tesislerinde güvenliğin arttırılması; terörizme karşı yürütülen operasyonları desteklemek için gereken NATO varlıklarının güçlendirilmesi; terörizme karşı operasyonlarla bağlantılı olarak uçaklara toplu geçiş izni verilmesi; bu tür operasyonlar için limanlar ve hava alanlarına erişim; NATO deniz kuvvetlerinin Doğu Akdeniz’de konuşlandırılması; ve NATO’nun erken uyarı ve kontrol uçaklarının (AWACS) Amerika Birleşik Devletleri’nde konuşlandırılması konuları bulunuyordu. (NATO’nun başlangıç desteği konusunda daha fazla bilgi için bkz. NATO Dergisi 2001 Kış sayısı “Amerika’ya Yardım” başlıklı makalesi).

O günden beri İttifak, Prag’daki 2002 ve 2004 zirvelerinden aldığı politik ivme ve yönlendirmelere dayanarak, uluslararası toplumun terörizme karşı yürüttüğü kampanyaya etkili ve somut katkılarda bulunmaya çalışmıştır. Bu amaçla da terörizm konusunu politikaları, kavramları, yetenekleri ve ortaklıkları içine yerleştirmiştir.

Politika

İttifak 2001 yılından beri terörizm konusunda tutarlı bir politika geliştirmiş ve dile getirmiştir. Zirve ve bakanlar bildirilerinde ve Kuzey Atlantik Konseyi’nin kararlarında belirtilen bu politika terörizmin her şeklini lanetlemekte, bu tehdit karşısında birlik ve dayanışma taahhüdünde bulunmakta ve bu tehditle sonuna kadar mücadele etme azmini belirtmektedir. Teröristler, İttifak’ın temelinde yatan değerleri yok etmek için uğraştıklarından ve bu değerler Ortaklar tarafından da paylaşıldığından, terörizme karşı savaşta birlik ve dayanışma hayati önem taşımaktadır.

Çok uzun süreceği açık olan bu savaşa NATO’nun yaptığı katkılar İttifak’ın uzmanlıkları temeline oturtulmuştur ve diğer örgütlere kıyasla İttifak’ın üstünlüğünü yansıtmaktadır. Terörizmin çok yönlü doğası dikkate alınarak, Ortak ülkeler ve diğer uluslararası örgütlerle yürütülen işbirliği NATO’nun terörle savaşa yaklaşımında temel bir unsur olmuştur. Terörizm konusu artık gerek Kuzey Atlantik Konseyi gerek Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi gündeminde yer almaktadır. Terörizm konusunda müttefikler ile Ortaklar arasında ve diğer örgütlerle yapılan düzenli görüşmeler, ortak değerlendirmeler ve uyumlu eylemlerin geliştirilmesine, ve dolayısıyla, terörizme karşı savaşta toplu uluslararası bir mukabele geliştirilmesine yardımcı olmuştur.

Kavramlar ve doktrinler

Hemen hemen tüm İttifak kavramları ve doktrinleri terörizm göz önünde bulundurularak yeniden gözden geçirilmiştir. Bu bağlamda en önemli doküman NATO’nun Prag Zirvesinde kararlaştırılan Terörizme Karşı Savunmada NATO Askeri Kavramı’dır. Askeri Kavram’ın onaylanmasıyla terörizme karşı savaş, İttifak kuvvetlerinin misyonlarının ayrılmaz bir parçası haline geldi.

Askeri Kavram, İttifak’ın askeri kuvvetlerinin bu bağlamda yapabileceği potansiyel katkıları belirlemekte ve operasyonel rollerine hazırlanmalarına yardımcı olmaktadır. Bu kapsamda terörizme karşı savunma Kuzey Atlantik Konseyi kararlarını temel alan şu askeri faaliyetleri kapsar: halklar, topraklar, altyapılar ve kuvvetlere karşı dış ülkelerden yöneltilen terörist saldırıları veya bu doğrultuda oluşan tehditleri engellemek, caydırmak, bunlara karşı savunma yapmak, bunlardan korunmak, ve teröristlere ve teröristleri barındıranlara karşı eylemde bulunmak. Askeri kuvvetler, talep edildiği takdirde, terörist saldırıların, özellikle kimyasal, biyolojik, radyolojik ve/veya nükleer silahlı (KBRN/CBRN) saldırıların sonuçlarıyla başa çıkmakta ulusal makamlara yardımcı olacaklardır.

13. NATO’nun Avrupa-Atlantik sahası dışında operasyonlara girmeyeceği varsayımını ortadan kaldıran Askeri Kavram, kuvvetlerin Kuzey Atlantik Konseyi’nin alacağı karar doğrultusunda gerekli olduğu yerde ve zamanda konuşlandırılabileceğini öngörmektedir. Askeri Kavram, ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nin isteği veya onayı olduğu takdirde uluslararası çabaların bir parçası olarak veya bu çabalara destek vermek üzere bir NATO askeri eylemini de (kriz mukabele operasyonları çerçevesinde operasyonlar dahil) öngörmektedir. Diğer askeri kavramlar, doktrinler ve planlar da Askeri Kavram doğrultusunda gözden geçirilmiştir (ayrıntılı bilgi için bkz.TerörizmeKarşı Savunma için NATO Askeri Kavramı [http:www.nato.int/ims/docu/terrorism.htm]).

Yetenekler

Müttefikler terörizmle başa çıkabilmek için askeri yeteneklerini geliştirecek bir dizi önlemler de almışlardır. NATO’nun nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara karşı savunmasını güçlendirmek amacıyla konuşlandırılabilir bir nükleer, kimyasal, ve biyolojik (NBK) analitik laboratuar, bunların kullanılması olasılığına karşı bir mukabele timi, NBK silahlara karşı savunma için sanal bir mükemmeliyet merkezi, NATO’nun biyolojik ve kimyasal silahlara karşı savunma için stokları ve salgın hastalık tarama sistemi gibi bazı önemli girişimler geliştirilmektedir. Bunlara ilaveten, kitle imha silahlarının kullanılması halinde (özellikle konuşlandırılmış kuvvetlere karşı) ortaya çıkacak sonuçlara mukabele etmek ve bunları yönetmek amacıyla bir NATO KBRN Savunma taburu oluşturulmuştur. (KBRN Savunma Taburu ile ilgili daha fazla bilgi için derginin bu sayısındaki NATO’nun KBRN Savunma Kapasitesinin Arttırılması başlıklı makaleye bakınız.)

NATO’nun Ulusal Silahlanma Direktörleri Konferansı’nın da terörizme karşı savunma konusunda iddialı bir programı bulunmaktadır. Bu program büyük gövdeli uçakların elle taşınabilir hava savunma sistemlerine karşı korunması (MANPADS); gemiler, limanlar ve helikopterlerin korunması; el yapımı patlayıcı düzeneklere karşı korunma; KBRN silahlarının tespiti ve buna karşı korunma; terörizm ile ilgili istihbarat, keşif, gözetleme ve hedef tespiti için yeni teknolojiler; patlayıcı maddelerin imhası; boru hatları ve nükleer santrallar gibi hassas altyapının korunması gibi çalışmaları içermektedir (programla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. NATO Dergisi ’nin sonbahar 2004 sayısındaki Teknoloji Vasıtasıyla Terörizmle Savaş başlıklı makale ).

Daha başka bir deyişle, NATO’nun askeri yeteneklerini çeşitli misyonları yürütebilecek şekilde dönüştürmesi, İttifak’ın terörizme mukabelesini de güçlendirmektedir. Bunun güzel bir örneği NATO Mukabele Gücü’nün kurulması, yeni Komuta Yapısı ve Prag Yetenekler Taahhüdü’dür.

Terörizmle mücadelede bir başka önemli yetenek ise istihbarattır. Etkili istihbarat, terörist tehditlerle ilgili ortak bir anlayış geliştirilmesine ve dolayısıyla daha iyi mukabele şekilleri geliştirilmesine yardımcı olur. Bu nedenle İttifak içinde Müttefikler ve Ortaklar arasında istihbarat paylaşımı son derece önemlidir.

İstihbarat paylaşımını ve terörizmin analizini geliştirmek amacıyla bir Terörizm Tehdidi İstihbarat Birimi kurulmuştur. Bu birim, NATO ve Ortak ülkelerin sivil ve askeri kaynaklarından yararlanarak hazırladığı değerlendirmeleri Kuzey Atlantik Konseyi ve NATO karargahına sunar. Ayrıca, İttifak istihbarat yapılarının da gözden geçirilmesi planlanmaktadır. Ancak, politika kararlarına temel teşkil edebilecek etkili istihbarat üretimi için bu alanda daha çok şey yapılmalıdır. Özellikle, Müttefikler arasında ne tür istihbarat paylaşımının önemli olduğu belirlenmelidir. Gizli operasyonel istihbarat (istihbarat servislerinin paylaşmak istediği tür bilgiler) belki de İttifak açısından stratejik değerlendirmeler kadar önem taşımayacaktır.

Sonuç Yönetimi

Müttefikler ve Ortaklar olası terörist saldırılara karşı sivil hazırlık düzeyini daha iyileştirmek için birlikte çalışıyorlar. Bu kapsamdaki en önemli endişe konusu, kimyasal, biyolojik, nükleer veya radyolojik unsurların kullanımından doğacak olası katastrofik zararlardır. Halen “KBRN vakaları ile ilgili planlama, eğitim, yöntem ve teçhizat konularında bir dizi bağlayıcı olmayan yönergeler ve minimum standartlar” geliştirilmektedir; önemli sivil altyapıları korumak için bazı girişimler de başlatılmış durumdadır. Bu çalışmalar bir anlamda kavramsal niteliktedir; bir anlamda ise, Müttefikler ve Ortakların bu tür saldırılara karşı, örneğin, Avrupa-Atlantik Afet Mukabele Koordinasyon Merkezi (EADCC) ve İttifak’ın KBRN savunma varlıklarının olası kullanımı gibi ellerinde bulunan yeteneklerin tanımlanması ve kullanılması ile ilgilidir.

Caydırıcılık ve önlemede başarısızlığın getireceği sonuçlar üzerinde de dikkatle durulmalıdır. Terörist saldırılar ve özellikle kitle imha silahlarının kullanılması durumunda ortaya çıkacak ağır tahribata karşı olası durum planları üzerinde durulmalıdır. Bu bağlamda, sonuç yönetimi ve hazırlık düzeyinde daha güçlendirilmiş sivil-asker işbirliği daha etkili bir mukabele yaratacaktır.

Operasyonlar

NATO operasyonları doğrudan veya dolaylı olarak İttifak’ın terörizm tehdidine karşı koymakta ne kadar kararlı ve hazırlıklı olduğunu göstermiştir. Bu operasyonlar vasıtasıyla politikalar, kavramlar ve yetenekler yaşama geçirilir. NATO’nun uzmanlık alanları ve temel varlıkları (entegre askeri yapısı, gelişmiş operasyonel planlama yeteneği, Avrupa ve Kuzey Amerikan askeri varlıkları ve yeteneklerini talep etme yöntemleri) terörizmle mücadele dahil, NATO’nun birçok çokuluslu operasyonları yürütebilmesini sağlar.

NATO’nun terörizme karşı Akdeniz’de yürüttüğü Active Endeavour operasyonu İttifak’ın terörizme mukabelesindeki azmini ve yeteneğini açıkça göstermektedir. 2001 yılında, Washington Antlaşması’nın 5. Maddesi kapsamında başlatılan bu operasyon, Doğu Akdeniz’de devriye görevi ve ticari gemilerin kontrolünü yapmaktaydı. Operasyonun kapsamı daha sonra Cebeli Tarık Boğazı’ndan geçen geçecek sivil gemilere refakat edecek ve şüphe uyandıran gemilere izinle çıkacak şekilde genişletilmiştir. Ayrıca operasyon alanı da coğrafi açıdan tüm Akdeniz’i içine alacak şekilde genişletilmiştir. Active Endeavor operasyonu giderek NATO Ortaklarının daha fazla ilgisini çekmektedir. Rusya ve Ukrayna’nın bu operasyona destek vermesini onaylayan anlaşmalar sonuçlandırılmıştır. Diğer Akdeniz Diyaloğu ülkelerinden bazılarının bu operasyona nasıl katkıda bulunabileceklerini belirleyecek görüşmeler halen devam etmektedir (Active Endeavor ile daha fazla bilgi için NATO Dergisi ’nın bu sayısındaki Akdeniz’de Terörle Mücadele başlıklı makaleye bakınız).

Dikkat çeken toplantılar ve faaliyetler yürüten Müttefik ülkelere pratik destek verilmektedir. Bu tür operasyonlar 11 Eylül olaylarının hemen arkasından, Ekim 2001-Mayıs 2002 arasında ABD’ye hava erken uyarı desteği veren Eagle Assist operasyonu ile başladı. Daha sonra AB toplantıları, NATO zirveleri gibi yüksek düzeyli toplantıların yanı sıra Atina’daki Olimpiyat oyunlarına da benzer destek (erken uyarı desteğinin yanı sıra NATO’nun KBRN taburu da konuşlandırılmıştır) verilmiştir.

NATO başkanlığındaki operasyonlar, teröristler ve aşırı uçlardaki grupların Afganistan ve Batı Balkanlar’da barışı tesis etmek ve istikrarı sağlamak için yürütülen çabaları zayıflatmalarına engel olmaktadır. Afganistan’da NATO başkanlığındaki Güvenlik Yardımı Gücü (ISAF) diğer görevlerinin yanı sıra devlet başkanlığı ve parlamento seçimleri süreçlerine de destek sağlayarak Bonn Süreci’nin (ülkedeki uluslararası toplum tarafından desteklenen istikrar programı) teröristler ve aşırı gruplar tarafından bozulmasını engellemişlerdir. Kosova’da KFOR istihbarat toplamaya devam ederek ve il sınırları ve iç sınırları kontrol ederek aşırı gruplar ve terörist grupların hareket özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Bosna ve Hersek’te, NATO’nun Saraybosna’da bıraktığı karargah, teröre karşı mücadele edebilecek ve aynı zamanda kuvvetleri koruyacak kapasitedir. Üsküp (eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti*) ve Tiran’daki (Arnavutluk) NATO karargahları yerel yönetimlere savunma reformu ve sınır koruma operasyonları konusunda tavsiyelerde bulunmakta ve böylece her iki ülkenin de anti-terör yeteneklerinin güçlenmesine yardımcı olmaktadırlar.

Uluslararası işbirliği

NATO’nun terörizme karşı Ortaklar ve diğer uluslararası örgütlerle birlikte çalışma yönündeki taahhüdü, alınan bir dizi girişimler ve somut önlemlerde de yansımaktadır. Mayıs 2002’de yaratılan NATO-Rusya Konseyi kurucu şartı terörizmi NATO-Rusya danışmaları ve pratik işbirliğinin temel konusu olarak tanımlamaktadır. Aralık 2004’te Terörizme Karşı Eylem Planı onaylanmıştır (bu alandaki NATO-Rusya işbirliği konusunda ayrıntılı bilgi için NATO Dergisi’nin bu sayısındaki Terörle Mücadelede NATO-Rusya İşbirliği başlıklı makaleye bakınız). Terörizmle mücadele NATO’nun Ukrayna ile yürüttüğü yoğun diyaloğun da önemli bir boyutunu teşkil etmektedir. 2002 Kasım ayında onaylanan Terörizme Karşı Ortaklık Eylem Planı, NATO’nun bu alanda bütün Ortaklarıyla işbirliği yapması için bir çerçeve oluşturmaktadır (bu programla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. NATO Dergisi’nin 1003 Bahar sayısı, Terörizmle Savaşta Ortaklarla İşbirliği başlıklı makale). Yedi Akdeniz Diyaloğu ülkesi de, her bir vaka ayrı ayrı incelenmek suretiyle, Terörizme Karşı Ortaklık Eylem Planı faaliyetlerine katılabilir.

İttifak’ın Afganistan’daki rolünün, Birleşmiş Milletler ile yapılan işbirliğinin yeni bir düzeye taşınmasında önemli katkısı olmuştur. Bu arada, özellikle sivil olağanüstü hal planlaması alanında BM Anti-Terör Komitesi ve belirli BM ajansları ile işbirliği de güçlendirilmektedir. Terörizm ve KİS’lerin yayılması konusunda Avrupa Birliği ile danışmalar ve bilgi alışverişi faal şekilde sürmektedir. Ayrıca, AGİT ile de terörizmin ekonomik boyutları, sınır kontrolü ve özellikle elle taşınabilir hava savunma sistemleri (MANPADS) konusunda düzenli danışmalar yapılmaktadır. Bunlara ilaveten, hava trafik kontrolünde koordinasyonu daha iyileştirmek amacıyla EUROCONTROL, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü ve Uluslararası Hava Taşımacılığı Derneği ile birlikte çalışmaktadır.

Devam eden terörist eylemler, bu beladan kurtulmak için daha çok şey yapılması gerektiğini bize devamlı olarak hatırlatmaktadır. Değerli transatlantik boyutu, ortaklıkları ve eşsiz uzmanlığı ile İttifak, uzun soluklu bu savaşa önemli katkılarda bulunabilir, bulunmalıdır da. Bu bağlamda, devlet ve hükümet başkanları NATO için iddialı bir gündem belirlemişlerdir. Şimdi yapılacak şey bunun tam anlamıyla ve etkili şekilde uygulandığını garanti etmektir.


Dagmar de Mora-Figueroa NATO’nun Savunma Politikası ve Planlama Bölümünde terörizmle ilgili konularda çalışmaktadır.

* Türkiye bu ülkeyi anayasal adıyla, Makedonya Cumhuriyeti olarak tanımaktadır.




Terörizmle Mücadelede NATO-Rusya İşbirliği

Terörizmle Mücadelede NATO-Rusya İşbirliği Andrei Kelin, NATO ve Rusya’nın terörizm tehdidi ile savaşmak için oluşturdukları güçlü ortaklığı anlatıyor.

Temmuz ayında Londra metrosundaki bomba olaylarından sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, terörizm tehdidinin ve sonuçlarının son derece büyük olmasına rağmen terörizm ile savaş konusunda çok az uluslararası işbirliği yapılmasından dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirdi. 11 Eylül olaylarından sonra bu alanda bir miktar ilerleme kaydedilmişse de, yapısı dolayısıyla bu o kadar büyük bir tehdittir ki, küresel çapta terörizm ile savaşmayı bizler daha yeni yeni öğrenmeye başladık. En azından durum Rusya için böyledir. Herhalde durum NATO için de aynıdır, zira bu güçlü askeri-siyasi örgüt terörizm ile savaşmak amacıyla kurulmamıştı.

Aynı zamanlarda yapılan çeşitli forumlarda uluslararası işbirliği geliştirilmektedir zira terörizm lanetinden ancak küresel çapta kararlılık gösterir ve gayretlerimizi birleştirirsek kurtulabiliriz. Bu yıl Eylül ayında BM Genel Asamblesi’nin 60. yıldönümünde yapılan oturumda gündemin en önemli maddelerinden biri terörizme karşı uluslararası mücadele konusuydu. Bu konu işbirliğimizin pratik boyutunu daha da genişletmeye çalıştığımız NATO-Rusya Konseyi’nde de öncelikli bir konudur.

Terörizmle savaş konusu 1997’de NATO-Rusya Kurucu Senedi imzalanmadan önce de NATO ile yürüttüğümüz diyaloğun gündemindeydi. NATO daha 1990,2ların ortalarında Ortak ülkeleri konuyla ilgili komite toplantılarına katılmaya davet etmeye başlamıştı. Aynı zamanda, İttifak NATO-artı-Rusya formatında toplantılar düzenlemeye başlamıştı. Bu toplantılara Rus kuvvetlerinden temsilciler katılabiliyordu. Daha sonra anti-terör konusu (yani terörizm tehdidi karşısındaki hassasiyeti azaltacak savunma önlemleri) konusu Kurucu Senet’in üzerinde danışmalar ve işbirliği yürüteceği özel alan olarak belirlendi. Ancak o sıralarda ne NATO ne de Rusya bu konuda bu konuda ne tür bir işbirliği geliştirilmesi ve yoğunluğun hangi amaçlar ve alanlar üzerinde olması gerektiği konusunda net bir fikre sahipti. İlk başlardaki görüşmeler daha ziyade bu tür bir işbirliğinin önemi ve bu yöndeki karşılıklı arzuyu dile getirmekten ibaretti.

11 Eylül’deki terörist saldırılar NATO-Rusya ilişkileri için bir dönüm noktası oldu. Artık yürütülen çabaları birleştirmek bir zorunluluk olmuştu. Saldırılardan iki gün sonra, 13 Eylül’de, NATO-Rusya Konseyi bu saldırıları lanetleyen, ve bu tehditle savaşmak için birlikte çalışmaya hazır ve istekli olduklarını belirten bir ortak bildiri yayımladılar. Bundan bir ay sonra, yeni güvenlik tehditleri ile başa çıkabilmek için daha güçlü bir NATO-Rusya işbirliğinin önemini vurgulayan ilk işbirliği eylem planı kabul edildi.

Kısacası, anti-terör alanında Rusya’nın ortaklarına sunabileceği birçok varlıkları vardır. Bunlar arasında istihbarat yetenekleri, dünyanın önemli bölgelerindeki politik nüfuzu, ve terörist saldırıları önleme ve sonuçlarını yönetme yetenekleri bulunmaktadır. NATO da kriz durumlarında kullanabileceği son derece etkileyici potansiyel askeri-politik mukabele yöntemlerine sahiptir. Ayrıca, diğer hükümetler arası yapılardan farklı olarak, İttifak, kendisine verilen bilginin gizliliğini garanti edebilir ki, bu da teröre karşı savaşta son derece önemlidir.

NATO-Rusya Konseyi’nin kurulması

NATO-Rusya Konseyi’nin kurulmasına karar veren Mayıs 2002 tarihli Roma Bildirisi (NATO-Rusya İlişkileri: Yeni Bir Nitelik) terörizmle mücadele konusunu pratik işbirliğinin temel unsuru olarak belirler. Bildiri, aynı zamanda, Müttefikler ve Rusya arasındaki anlayış ve yakınlaşmayı geliştirmek amacıyla yeni işbirliği mekanizmaları ve prosedürleri de getirmiştir.

Moskova açısından NATO-Rusya Konseyi’nin siyasi önemi Eylül 2004’te Beslan’daki bir okulda yaşanan, 186’sı çocuk olmak üzere 344 sivilin öldüğü faciadan sonra daha iyi anlaşılmıştır. NATO-Rusya Konseyi burada yaşanan olayları hem bir suç olarak gören hem de ortak güvenliğimiz, paylaşılan değerlerimiz ve temel insan hakları ve özgürlüklerine yöneltilmiş doğrudan bir tehdit olarak kabul eden ve bunu lanetleyen ilk uluslararası kuruluş olmuştur. Konsey, aynı zamanda, terörizmle mücadele için müşterek çabaların yoğunlaştırılması konusundaki kararlılığını da teyit etmiştir. O sıralarda diğer NATO-Rusya Konseyi üyelerinin göstermiş olduğu dayanışmayı ve Genel Sekreter’in destek veren beyanatlarını takdirle karşıladık.

NATO-Rusya Konseyi’nin yeni mekanizmalarından biri de terörizm tehdidi ile başa çıkacak kavramsal yaklaşımlar geliştiren ve pratik işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan Geçici Çalışma Grubu’dur. Bu grup, bugüne kadar birkaç müşterek doküman geliştirmiş ve onaylamıştır. Bunlar arasında şu alanlarda değerlendirmeler yapılmıştır: El-Kaide’nin oluşturduğu tehdit ve sorunlar, Balkanlar’daki barışı koruma kuvvetlerinin güvenliğine yönelik tehditler, sivil uçaklara yönelik tehditler (sivil uçakların önemli altyapıya karşı oluşturduğu tehdit dahil) aşırı İslamcı grupların ve Orta Asya’daki radikal grupların NRK üyelerine karşı oluşturduğu tehditler, ve kargo ve yolcu uçaklarına karşı bugün ve gelecekte ortaya çıkabilecek tehditler. Halen NRK üyesi ülkelerin enformasyon sistemlerine yönelik tehditler üzerinde bir doküman hazırlamaktayız.

Terörizm tehdidin analizi üzerinde birlikte çalışmak, yaklaşımlarındaki farklılıklara rağmen NATO ve Rusya’nın terörizmin doğası ve terörizmle mücadele konusunda pek çok görüşü paylaştıklarını göstermiştir. Böylesi bir sorun karşısında NATO ve Rusya’nın yürüttüğü çalışmalar da çeşitli ve çok boyutlu çalışmalar olmak zorunda kalmıştır.

Önemli bir çalışma alanı da silahlı kuvvetler arasındaki işbirliğidir. Bu konuda görüşmeler yapmak ve müşterek eylem için tavsiyeler geliştirmek amacıyla silahlı kuvvetlerin rolü ile ilgili üç yüksek düzeyli konferans düzenlenmiştir (Norfolk, Virginia, Moskova, Roma). Bir başka çalışma alanı ise teröristlere karşı eylemlerde öldürücü olmayan silahların kullanımı ile ilgilidir. Rus ve Batı Avrupalı şirketlerin geliştirdiği ve teröre karşı operasyonlarda kullanılabilecek yeni teknolojiler Ulusal Silahlanma Konferansı himayesinde yapılan sergiler ve sunumlarda tanıtılmıştır. Anti-terör konuları İşbirliğine Dayalı Hava Sahanlığı Girişimi, ve harekat alanı füze savunması, ve kitle imha silahlarının yayılması konusundaki geçici çalışma grupları ve nükleer uzman grupları tarafından da ele alınmaktadır.

Bu yıl 27 Haziran-1Temmuz tarihleri arasında Lubliyana, Slovenya’da NATO-Rusya Konseyi himayesinde yapılan uluslararası bir konferansta son zamanlardaki terörist saldırılardan alınan dersler konusu ele alınmıştır. Bu konferans terör mukabele operasyonlarında bulunmuş NRK üyesi ülkelerin polis teşkilatı, kurtarma, sağlık ve hizmet bölümlerini bir araya getirmiş ve terörist faaliyetleri önleme, sonuç yönetimi ve rehine krizleriyle başa çıkma konusundaki pratik deneyimlerini paylaşmalarını sağlamıştır.

Etkili anti-terör stratejileri geliştirmek amacıyla uzmanlar düzeyinde yapılan tartışmalar önemli olmakla birlikte, bu konudaki işbirliği “kağıt üzerinde” bir analiz olarak kalmamalıdır. Bu nedenle bazı çalışmalar ve değerlendirmeler müşterek tatbikatlar vasıtasıyla sınanmıştır. Örneğin, Kaliningrad 2004 (büyük ölçekli bir felaketin sonuçlarıyla başa çıkabilmek için gereken prosedürler) ve Avaria 2004 (nükleer silahların güvenli şekilde saklanmasını garanti etmek) bu amaçla yapılmış tatbikatlardır.

Sivil olağanüstü hal alanında terörizmle mücadelede işbirliğinde de ilerlemeler kaydedilmiştir. Örneğin halen bir Rus-Macar girişimi çerçevesinde doğal afetlere, insanın neden olduğu felaketlere, ve en önemlisi, kitle imha silahlarının kullanıldığı veya kullanma tehdidinin mevcut olduğu terörist eylemlere karşı süratle tepki verebilecek bir NRK yeteneği geliştirilmesi konusunda çalışmalar sürmektedir. Bu amaçla Rusya, tehlikeli maddeleri saptayacak ve bunların kullanımından doğacak sonuçlarla başa çıkabilecek bir birim tahsis etmeyi önermiştir.

Son yıllarda NATO-Rusya Bilim Komisyonu önceliklerini tekrar terörizm ile savaş konusundaki bilimsel araştırmaların geliştirilmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu nedenle de terör eylemlerinin sosyal ve psikolojik sonuçları ile ilgilenen bir uzmanlar grubu oluşturmuştur. Bu grup, son zamanlarda Rusya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanmış olan terör olaylarının analizini yapmış ve benzer vakalarda uygulanabilecek tavsiyeler geliştirmiştir. Patlayıcı maddeler, el yapımı bombalar ve intihar bombacılarının kullandığı kuşakları tespit etmek amacıyla başka yerlerde de çalışmalar yapılmaktadır. Ayrıca, ulaşım altyapısının hassasiyeti ve siber güvenlik, ve teröristlerce kullanılabilecek nükleer, biyolojik ve kimyasal gereçler ile ilgili bilimsel ve teknik güvenlik konuları üzerinde çalışacak uzman gruplar oluşturulmaktadır. “Ekolojik terörizm”e karşı mücadele de işbirliğini geliştirmek amacıyla da planlar yapılmaktadır.

Terörizm ile ilgili Eylem Planı

Haziran 2004’te İstanbul Zirvesi sırasında yapılan NRK toplantısında, terörizme karşı yıllık eylem planı hazırlanması yönünde alınan karar, NATO-Rusya terörle mücadele işbirliğinin geliştirilmesinde bir kilometre taşı oluşturmuştur. Bunu takiben, Aralık 2004’te, NRK dışişleri bakanları geniş kapsamlı bir NATO-Rusya Terörizm Eylem Planı’nı onaylayarak terörizmi önlemek, terörist faaliyetlerle mücadele etmek ve terör eylemlerinin sonuçlarıyla başa çıkmak konularında tutarlı bir strateji belirlemiş oldular. Böylece artık “niyet” bildirileri ve tatbikatlardan, terörizm tehdidine karşı müşterek pratik eylem olanaklarını (askeri kaynakların kullanımını içeren eylemler dahil) araştırdığımız bir devreye geçtik.

Operasyonel düzeyde, önümüzdeki yılın başlarında Rusya, NATO’nun Akdeniz’de yürüttüğü Active Endeavour operasyonuna katılmaya başlayacaktır. Rusya’nın 2003 yılında birliklerini Balkanlar’daki NATO başkanlığındaki kuvvetlerden çekmesinden sonra katılacağı bu ilk NATO-Rusya müşterek operasyonunda, Rus gemileri İttifak gemileri ile birlikte yasadışı faaliyetlerle bağlantısı olduğundan şüphe edilen ticari gemilerin izlenmesi ve kontrolünde görev alacaktır.

NRK terörle mücadele işbirliğinin diğer önemli bir unsuru da Afganistan’daki narkotik ticareti ile mücadelede işbirliğidir. Uzmanlar tarafından yapılan bu konuda yapılan toplantılar sonucunda şu alanlar işbirliği alanları olarak belirlenmiştir: bilgi alış verişi (gizli bilgiler dahil), anti-narkotik birimleri için uzmanlar yetiştirilmesi, ve Afganistan ve Orta Asya transit yolu üzerinde yürütülen narkotik ticareti ile mücadele çalışmalarına pratik destek verilmesi. Ayrıca, narkotik birimleri için uzman yetiştirmeyi amaçlayan bir pilot proje hazırlanmaktadır. Bu eğitim hem gezici eğitim timleri tarafından yerinde, hem de mevcut sabit tesislerde (Rusya’nın Domodedovo Merkezi gibi) verilecektir.

Rusya, yeni güvenlik tehditleri ve sorunlarına karşı küresel bir strateji geliştirilmesinin yollarını ısrarla araştırmıştır. NATO-Rusya arasındaki terörle mücadele işbirliği bu alanda çalışan diğer uluslararası örgütlerin çalışmalarını tamamlar nitelikte olursa daha etkili olacaktır. Bu nedenle Rusya, İttifak’ın Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve diğer bölgesel kuruluşlarla daha yakın işbirliği yapmak için sarfettiği çabaları desteklemektedir. Rusya, Kafkaslar, Orta Asya devletleri, Rusya ve diğer üyelerden oluşan Toplu Güvenlik Antlaşması Örgütü (CSTO) ile NATO arasında pratik işbirliğinin geliştirilmesinden yanadır. NATO ve CSTO’nun pek çok ortak yönleri olduğundan, bu iki örgütün yeteneklerini ve deneyimlerini birleştirmeleri terörizm ve aşırı uçların yarattığı tehdide karşı daha etkili mukabele şekillerinin geliştirilmesine yardımcı olabilir.

Son yıllarda NATO ve Rusya terörle mücadele konusunda aralarındaki işbirliğini geliştirmekte bir hayli yol katettiler. Ancak bu işbirliği hala başlangıç aşamasındadır ve bu işbirliğinin özellikle pratik boyutu daha güçlendirilmelidir. Tüm uluslararası çabalara rağmen terörizm tehdidi azalmadı. Bu nedenle amacımız tüm Avrupa-Atlantik sahasında stratejik bir NATO-Rusya ortaklığı şeklinde gelişecek bir anti-terör işbirliği kurmak olmalıdır.

Andrei Kelin Rusya Dışişleri Bakanlığı’nda daire başkanıdır.






KIS’lerin Yayılmasına Karşı Mücadele

Eric R. Terzuolo kitle imha silahlarının yayılmasına karşı sürdürülen mücadelede NATO’nun rolünü inceliyor.

Kitle imha silahlarının yayılmasına karşı sürdürülen mücadele gün geçtikçe daha zorlaşıyor gibi. Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’ın nükleer İran’la programının geleceği üzerinde yaptıkları görüşmelerde karşılaştıkları zorluklar bizler için eğitici olmuştur. Mayıs 2004’te yapılan Nükleer Silahları Yasaklama Antlaşması’nı (NPT) Gözden Geçirme Konferansı, bu antlaşmadan çekilen ülkeler veya antlaşmanın hayati önem taşıyan maddelerini ihlal ettiklerinden şüphelenilen ülkelere karşı nasıl daha etkili bir tutum takınılacağı konusunda bir karara varamadı. Teröristlerin kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer (KBRN) silahlara erişimini engellemek için ABD’de yürütülen çabalar henüz istenen sonuçları getirmedi. Ve, nükleer silahların yayılması konusu uluslararası örgütsel bağlamda giderek karmaşık bir hal aldıkça (örneğin, Nükleer Silahların Yayılmasına Karşı Güvenlik Girişimi’nin (PSI) kurulması), nasıl bir sinerji yaratılacağı ve yapılan çalışmaların tekrarından nasıl kaçınılacağı soruları da cevapsız kalmaya devam ediyor.

Halen NATO’nun karşısındaki önemli bir sorun da, nükleer silahların yayılmasına karşı yürütülen uluslararası çalışmalarda NATO’nun kendi yerini nasıl tanımlayacağıdır. Bugün KİS’lerin yayılması konusu ve bu konuyla bir açıdan bağlantılı olan terörizm tehdidi, uluslararası toplumun Soğuk Savaş sonrası güvenlik sorunları listesinin başında gelmektedir. Eğer bir güvenlik örgütü olarak inanılırlığını koruyacaksa, NATO’nun bu tür sorunların ele alınmasında bir rolü olması ve bu rolü oynadığının görülmesi şarttır. Nitekim, Ocak 1994’te yapılan Brüksel Zirvesi’nde müttefikler KİS’lerin yayılması ve bunun güvenlik üzerindeki etkileri üzerinde ciddiyetle durulmasına karar vermişlerdi. O günden beri NATO KİS’ler konusunda bazı girişimler başlatmış ve bu silahların yayılması ile ilgili endişeler İttifak’ın tüm faaliyetlerine (NATO ülkesi olmayan ülkelerdeki faaliyetler dahil) yansımıştır.

İttifak’ın dahili politikaları şu sorunun sorulmasını zorlaştırmaktadır: KİS’lerin yayılması tehdidinin ele alınmasında NATO’nun “katma değeri” tam olarak nedir? Haziran 1994’te İstanbul’da yapılan toplantıda müttefiklerin dışişleri bakanları tarafından onaylanan ve halen NATO’nun KİS politikasının temel dokümanı olmaya devam eden Kitle İmha Silahlarının Yayılmasına Karşı İttifak Politika Çerçevesi bu silahların yayılması tehdidine karşı yürütülen çalışmaların politik/diplomatik ve savunma boyutlarının altını çizmektedir. İttifak’ın ikili yapısı, ve diğer müttefik başkentlerde Washington’un silahların yayılmasına karşı yürütülen çalışmaları diplomatik kanallardan askeri kanallara kaydıracağı yönündeki endişeler göz önüne alındığında bunda şaşırtıcı bir taraf yoktur.

Bunu takip eden İttifak politika dokümanları (Aralık 2000’de tamamlanan ve silahların kontrolü, silahların yayılmasını önleme ve güven ve güvenlik arttırıcı önlemleri gözden geçiren dokümanlar) silahların yayılması ile mücadelenin diplomatik/politik boyutu ile savunma boyutu arasındaki dengenin çoğu zaman amacın bizzat kendisi olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Müttefikler, nükleer silahların yayılmasına karşı yürütülen çalışmalarla ilgili olarak NATO’nun, uluslararası örgütsel yapıya askeri yetenekler açısından eşsiz bir unsur kattığını anlamaya başladılar.

Komitelerin karşılaştırması

İttifak’ın KİS konuları ile ilgili iki biriminin karşılaştırmasını yapmanın yararlı olacağı kanısındayım: askeri yetenekler üzerinde yoğunlaşan Nükleer Silahların Yayılmasını Önlemede Üst Düzeyli Savunma Grubu (DGP) ve konunun politik ve diplomatik boyutuyla ilgili olan Nükleer Silahların Yayılmasını Önlemede Üst Düzeyli Askeri-Politik Grup (SGP). DGP bazı somut, halkın gözü önünde yürütülen faaliyetlere dayalı girişimler üretmiştir. Bu Grup 1994-96 yılları arasında KİS’lerin yayılmasına ilişkin risklerle ilgili olarak İttifak’ın ilk geniş kapsamlı değerlendirmesini yapmış, NATO ülkelerinin bu konudaki eksikliklerini belirlemiş ve bu eksikliklerin giderilmesi için planlar geliştirmiştir. Daha sonra 1999 Savunma Yetenekleri Girişimi’ndeki zayıf noktaları gören DGP, ülkelerin yaptıkları ulusal katkı taahhütlerine dayanarak ve çokuluslu yetenekleri dikkate alarak Müttefik KİS savunması konusunda yeni bir yaklaşım geliştirmiştir. Kasım 2002’de yapılan Prag Zirvesi’nde DGP’den esinlenen beş çokuluslu girişim onaylandı (bir olay tepki timi ve konuşlandırılabilir bir analitik laboratuar oluşturulması dahil). Ağustos 2004’te Atina’da yapılan Olimpiyatların güvenliğine katkıda bulunan NATO Çokuluslu KBRN taburu da Prag zirvesi girişimlerinin bir uzantısıdır.

Dışarıdan bakan bir gözlemcinin İttifak’ın KİS’lerin yayılması tehdidi ile ilgili politik/diplomatik çalışmalarında karşılaştırmalar yapılabilecek kilometre taşlarını tespit edebilmesi zordur. Bunun nedeni de DGP’nin tersine, SGP’nin çalışmalarının halk tarafından bilinen girişimlere dönüşmemiş olmasıdır. SGP’nin daha eski tarihlerdeki “temel olarak analitik” olan değerlendirilen çalışmaları hala geçerliliğini korumaktadır; ancak bu arada SGP çalışma metotlarını daha da geliştirmiştir. Bu bağlamda, SGP, Kuzey Atlantik Konseyi için tavsiyeler geliştirerek ve Genel Sekreter için toplantılarda yararlanabileceği ortak pozisyonlar (NATO ülkelerinin ikili diplomasi ilişkilerinde de kullanabilecekleri pozisyonlar) hazırlayarak nükleer silahların yayılmasına ilişkin temel tehditler konusunda “sürekli değerlendirme” metodunu geliştirmiştir. SGP, ayrıca, Ortak ülkelere erişim ve NATO’nun KİS’lerle ilgili çalışmalarındaki öncelikler üzerinde daha fazla yoğunlaşmış, ve füze savunması, PSI’ye potansiyel İttifak desteği, ABD’nin KİS’lerin, bunları atma vasıtalarının ve bu silahlarla ilgili malzemenin yayılması ile mücadele konusundaki girişimi gibi KİS’lerle ilgili konularda öncelikleri tespit etmiştir. SGP, nükleer silahların yayılması sorunları ile ilgili halka açık seminerler başlatmıştır. Bu seminerlere sivil toplum örgütlerinden olduğu gibi Asya ve Orta Doğu’dan uzmanlar da katılmıştır.

İttifak’ın yeteneklerini geliştirmenin veya NATO ülkelerinin ulusal çabalarını KİS’lere karşı savunma üzerinde yoğunlaştırmanın, NATO’nun KBRN ortamında çalışabilmeye hazırlıklı olma görevinin odak noktasını oluşturduğu göz önünde tutulduğunda, DGP’nin misyonu her zaman SGP’nin misyonundan daha açık olmuştur denebilir. Özellikle nükleer silahların yayılması tehdidiyle nasıl başa çıkılacağı konusunun NATO’nun dönüşüm sürecinde önemli bir yeri vardır. Bu süreç yeni güvenlik tehditleri karşısında İttifak’a yüksek teknoloji donanımı kazandırmayı ve daha hızla hareket edebilme konusundaki karar mekanizmalarını geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri NATO, yüksek tehlike arz eden durumlardaki gerçekçi askeri müdahale yeteneği ve riskli durumlardaki barışı koruma deneyimi ve becerisi ile uluslararası örgütler arasında (özellikle Avrupa-Atlantik arasında) eşsiz bir yere sahiptir. Bu da hafife alınacak bir konum değildir zira, deneyimlerimiz sözde daha hızlı hareket edebilen “istekliler koalisyon”larının her tür müdahaleye uygun olmadığını göstermiştir. Ancak, NATO’nun bu eşsiz müdahale ve barışı koruma yeteneklerini sürdürebilmesi, KİS tehdidinin İttifak’ın eyleme geçmesini engellemeyeceğini garanti edecek sürekli ve güçlü çabalar gerektirmektedir.

NATO’nun rolü

NATO’nun, KİS’lerin yayılmasına karşı sürdürülen politik ve diplomatik çabalara tam olarak nasıl katkıda bulunabileceği sorusunun cevabını bulmak daha zordur. İttifak’ın nükleer silahların yayılmasına karşı antlaşmalara ve ithalat kontrol rejimlerine destek verdiğini ifade eden açıklamalar ancak bir noktaya kadar gidebilir. NATO’nun nükleer silahların yayılmasına karşı herhangi bir antlaşmada imzası yoktur. Bazen gözlemci olarak katılsa bile (örneğin bir NPT Gözden Geçirme Konferansı) müzakere sonuçlarını etkileyebilecek pozisyonda değildir. NATO ayrıca, “Batılı” gruplar arasında birçok NATO üyesi olmayan ülkenin bulunduğu bir ortamda politika koordinasyonu için en uygun mekanizma da değildir. İttifak, Rusya ve diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinde tehdidin azaltılmasına yönelik işbirliği çabalarına topluca destek vermekle beraber, NATO henüz bu alanda bir koordinatör rolü oynamamıştır, zira üye ülkeler yardımlarını daha ziyade ikili kanallardan yürütmeyi tercih etmişlerdir. Ancak, KİS’lerin yayılması konusundaki uluslararası kurumsal mimaride NATO’nun potansiyel rolünü tanımlamak da giderek güçleşmiştir. Bunun nedeni de PSI veya G8 gibi organlar veya programların İttifak üyelerinin tümünü değil bazılarını ilgilendirmesi ve programlarının bazen NATO faaliyetleri veya ilgi alanları ile örtüşmesidir.

NATO’nun dışa açılan programlarında KİS’lerin yayılması konusunun ele alınmasında da zorluklar vardır. Müttefiklerin Avrupa-Atlantik Ortakları ile KİS konularını ele almaktaki ihtiyatlı davranışları ancak değişmeye başlamış ve daha somut bir bilgi alış verişine dönüşmüştür. NATO-Rusya Konseyi’nde ve Ukrayna ile yapılan politik/analitik danışmalar da daha somut hale gelmiştir. İttifak nükleer silahlarla ilgili güven ve güvenlik arttırıcı önlemler konusunda Rusya ile birlikte çalışmış ve harekat alanı füze savunması konusunda işbirliği yapmıştır. Her ne kadar Ortaklarla bazı KBRN savunma doktrinleri geliştirmek için adımlar atılmışsa da, halen KİS’lerle ilgili görüşmeler için kullanılacak en iyi sıfat “eğitici” olabilir. KİS konularında NATO’nun Ortaklarla işbirliğini geliştirmek ve işbirliği alışkanlığını yerleştirmek konusunda sivil olağanüstü hallere hazırlık ve afet yardımının yanı sıra bilimsel işbirliği de politik açıdan üzerinde hassasiyetle durulması gereken konular arasına girememiştir.

Akdeniz Diyaloğu’nda işler daha da hassas bir noktadadır. Katılımcı ülkelerden bir tanesi, yani İsrail, nükleer silahlara sahiptir ve Arap devletleri İsrail’in bu silahlardan vazgeçmesi için Batı’nın daha fazla baskı yapmasından memnuniyet duyacaklardır. Akdeniz ülkelerinin İttifak’ın KİS tehdidi ile ilgili çalışmalarına nasıl katkıda bulunabileceği konusu gündemin zor ve cevaplanmamış maddesidir. Nükleer silahların yayılması konularını araştıran Körfez ülkelerinin organize ettiği uluslararası toplantılarda NATO yetkililerinin yaptığı katkılar dahil, bazı başlangıç adımları atılmıştır. SGP Akdeniz Diyaloğu ülkeleriyle daha fazla danışmalar yapmak niyetindedir.

Avrupa Birliği içinde KİS tehdidine karşı işbirliği konusu da sorunlu ve yavaş ilerlemiştir. KİS’lerin yayılmasına karşı 2003 yılında geliştirilen ve onaylanan AB stratejisinin NATO ile işbirliğini kolaylaştırması gerekiyordu. Ancak, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da AB-NATO ilişkileri, ele alınması gereken somut konulardan ziyade müdahale metotları üzerinde durmaktadır, ve süregelen rekabet duygusu bu çabaların tamamlayıcı nitelikte olmasına değil çabaların tekrarlanmasına neden olmaktadır. Nükleer silahların yayılması ile mücadelenin politik yönleri ve gerekli askeri yeteneklerin geliştirilmesi ile ilgili danışma ve işbirliği mekanizmaları artık yerine oturmuştur.

Kuvvet kullanımı

Bir başka deyişle, NATO’nun nükleer silahların yayılmasına karşı mücadele konusundaki politik/diplomatik ve dışarıya açılan faaliyetlerinin sınırları ve zorlukları vardır. NATO’nun askeri yeteneklerinin İttifak’ın gelecekteki KİS tehditleriyle başa çıkılmasına temel katkı sağlayacağını kabul etsek bile daha başka sorunlar da vardır. KİS tehdidine karşı kuvvet kullanımına gidilip gidilmemesi veya bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda üzerinde anlaşmaya varılmış stratejik bir vizyon yoktur. NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, en mükemmel askeri yeteneklerin dahi politik irade ve fikir birliği olmadığı takdirde bir yararı olmadığını söylemekte haklıdır. Müttefikler arasında KİS ve terörizm tehdidine karşı kuvvet kullanılıp kullanılmaması ve bunun nasıl ve ne zaman yapılması konusundaki farklı fikirler 2003 yılında Irak’a yapılan askeri müdahaleden önce de vardı. 2003 yılında bu konuda halkın önünde cereyan eden ve bölücü sonuçlar getiren tartışmalar görüş farklılıklarını, özellikle bir tehdit algılanması durumunda askeri harekatı meşru kılacak unsurun ne olduğu konusundaki görüş farklılıklarını daha da keskinleştirmiştir.

Irak harekatından beri İttifak’ın almış olduğu somut eylemler bu sorunu çözememiş ve karmaşık ve devamlı değişen uluslararası ortamda ortak eylemle ilgili temel ilkeleri yansıtacak yeni yaklaşımlara duyulan ihtiyacı azaltmamıştır. Ayrıca, 2003’ten kalan kırgınlıklardan dolayı müttefikler NATO içinde tartışmalar yapmaktan kaçınmamalıdırlar. İttifak, Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan durumlarda kuvvet uygulayacak eşsiz bir deneyime sahiptir. Bu da dahili tartışmalar için bir temel oluşturabilir, ve NATO’yu daha geniş kapsamlı uluslararası tartışmalara katılmaya zorlayabilir.

Genel olarak “yeni tehditler”in artması, özel olarak da Irak’a yapılan müdahale, önleme, önceden davranma ve caydırıcılık gibi temel kavramların bugünkü anlamı ve yararı üzerinde ortaya bazı ciddi sorular koymuştur. Bunların cevaplarını bulmak kolay olmayacaktır. Devlet egemenliğini temel alan ve 1948 yılından beri uluslararası ilişkilere hakim olan Westfalya sistemi gibi bir gün geçerliliğini yitireceği bilinen bir sistemin arkasından ağlamak bize yardımcı olmayacaktır. Aynı şey uluslararası hukukun dinamik olduğunu ve insan davranışlarının bir ürünü olduğu göremeyen dar görüşlü bir meşruiyet anlayışı için de geçerlidir. Kökleşmiş paradigmaları (ABD’nin tek taraflı olduğu yönündeki stereotipleme gibi) değiştiren eylemler ve politikalar çoğu kez bir şok yaratabilir; ancak, süreklilik kavramına körü körüne bağlı kalmak da bir alternatif değildir.

Politik diyaloğun kalitesini iyileştirmek için NATO’da başlatılan girişim son derece önemlidir. Bu girişim bölgesel konular üzerinde gereğinden fazla odaklanmamalı, ve Genel Sekreter’in belirttiği terörizm ve kitle imha silahlarının yayılması gibi konular üzerine ciddiyetle eğilmelidir. Gerçekten de, bu tür tehditlerin ele alınmasına yardımcı olacak temel ilkeler NATO’nun politik diyaloğunun merkezini teşkil etmelidir.

Bu konuda devlet ve hükümet başkanlarına ve bakanlara zor görevler düşmektedir. SGP, DGP veya Daimi Oturum Halindeki Kuzey Atlantik Konseyi gibi organlar bu işin bir kısmını yürütebilirler, ama bu konu üst düzeyli politika katında da sürekli olarak ele alınmalıdır. Açıkçası, NATO’yu stratejik olarak daha etkili kılmak bireysel olarak üye devletlerin bilgi ve analiz paylaşımı konusundaki politik iradesine bağlıdır. Ama daha da önemlisi, müttefiklerin birbirlerine bir şeyler söyledikleri değil, birbirleri ile gerçekten konuştukları bir atmosferin yaratılması ve bu atmosferin sürdürülmesine bağlıdır. 2005’in ilk yarısında bu bağlamda bazı olumlu kıpırdanmalar olmuştur. Bunun yanı sıra Avrupa Anayasası Antlaşması ve bu antlaşmanın transatlantik ilişkiler konusunda ne anlama geleceği ile ilgili tartışmalar gibi bazı endişe verici gelişmeler de olmuştur. Yapıcı bir diyalog ve işbirliği ruhu için umudumuzu kaybetmemeliyiz. Günümüzün güvenlik tehlikelerini ele almakta İttifak’ın çapı ve önemi gibi cevaplamak zorunda olduğumuz önemli sorular var.

Eric R. Terzuolo NATO’nun 2003-2004 bursiyeridir ve yakında çıkacak olan “NATO and Weapons of Mass Destruction” (Routledge, 2006) adlı kitabın yazarıdır. 1982-2003 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığında görev yapmış olan ve Stanford Üniversitesi’nden Doktora unvanı bulunan Terzuolo, İtalya, Hollanda ve Amerika Birleşik Devletleri’nde uluslararası ilişkiler ve Avrupa tarihi dersleri vermiştir.






Akdeniz’de Terörle Mücadele

Koramiral Roberto Cesaretti NATO’nun Ekim 2001’den beri Akdeniz’de terörle nasıl mücadele ettiğini anlatıyor.

Geçtiğimiz 4 yıl içinde NATO’nun 5. Madde kapsamında yürüttüğü toplu savunma operasyonu Akdeniz’in önemli bir kısmında konuşlandırılmış orta halli bir askeri varlıktan tüm Akdeniz’i kapsayan, ve sürekli olarak değişen bir terörle mücadele operasyonuna dönüştü. Bu süreç içinde İttifak stratejik bir bölgede barışın, istikrarın ve güvenliğin korunmasına katkıda bulundu, koruma amaçlı deniz operasyonları konusunda son derece değerli deneyimler edindi, ve uluslararası terörle mücadele konusunda da kullanılabileceği etkili istihbarat toplama ve enformasyon paylaşma yöntemleri geliştirdi.

NATO’nun Akdeniz Hazır Kuvveti 6 Ekim 2001 günü Taliban ve El Kaide ’yi Afganistan’dan atmak amacıyla ABD önderliğinde girişilen Enduring Freedom operasyonunun başlamasından bir gün önce Doğu Akdeniz’de konuşlandı. 11 Eylül tarihinde ABD’ye karşı girişilen terörist saldırılarını takiben Birleşmiş Milletler’in talebi ve daha sonra da NATO’nun 5. maddeyi yürürlüğe koyması ile alınan bu önlemle stratejik önem taşıyan uluslararası sularda çok önemli bir zamanda caydırıcı bir varlık ve gözetim sağlanması amaçlanıyordu.

Aradan geçen yıllar içinde İttifak terörle mücadeledeki rolünü geliştirip operasyon sırasında öğrenilenleri operasyona katmaya başladıkça, daha sonra Active Endeavour adını alan bu operasyon da giderek sofistike hale geldi. Active Endeavour ’un yönergesi düzenli olarak gözden geçirildi ve misyonu ve kuvvet yapısı tüm Akdeniz'de etkili bir terörle mücadeleye göre uyarlandı.

Şubat 2003’te operasyon genişletildi ve Müttefik devletlerin ticaret gemilerine Cebelitarık boğazından geçişlerinde eskort sağlanmaya başlandı. Bu önlem bu son derece dar geçitten geçen gemilerin terörist saldırılara hedef olabilecekleri konusunda alınan istihbarata dayanarak alınmıştı. Eskort uygulaması Mayıs 2004’te, talep sayısındaki düşüş nedeniyle kaldırıldı; ancak gerekirse her an yeniden başlayabilir.

Nisan 2003’te NATO Active Endeavour operasyonunun kapsamını “izin alarak gemiye çıkma” (compliant boarding) operasyonlarını da kapsayacak şekilde genişletti. Bu operasyonlar uluslararası hukuk kuralları doğrultusunda geminin sahipleri ve bayrak devletlerinin izni ile gemiye çıkmaya olanak veriyor. Mart 2004’te NATO Active Endeavour’ın operasyon alanını tüm Akdeniz’i kapsar hale getirdi. 15 Eylül 2005 tarihine kadar 60,000 kadar gemi “durduruldu” ve 95 gemiye girildi. Ayrıca Cebelitarık Boğazından geçen 488 sivil gemiye eskort hizmeti sağlandı.

Yeni operasyon modeli

Ekim 2004’te NATO yeni bir operasyon modeli oluşturdu. O tarihten itibaren şüphe çeken gemiler hakkında bilgi ve istihbarat toplama ve işleme koyma üzerinde odaklanıldı. Böylece artık gemileri izlemek veya gemiye girmek gibi belirgin görevler için kara kuvvetlerini mukabele gücü olarak kullanmak mümkündür. Bu yeni operasyon modeli proaktif bir konuma sahiptir. Gerektiğinde bir takviye gücü, örneğin NATO Mukabele Gücü’nün Hazır Deniz Gruplarından biri, Endeavour Görev Gücü’ne katılarak bu varlığı kuvvetlendirebilir ve daha yoğun bir keşif yeteneği sağlayabilir.

Active Endeavour artık özellikle aşağıdaki dört alanda faaliyet göstermektedir: denizdeki veya denizden gelecek terörizmi destekleyecek eylemleri caydırmak ve durdurmak; Akdeniz’deki “boğum” noktalarını (choke points), yani en önemli geçit ve limanları kontrol altında tutmak (NATO Mayınlara Karşı Önlemler Hazır Gruplarından birinin mayın avlama gemilerini güzergahları incelemek üzere konuşlandırmak suretiyle); gerektiğinde belirlenen gemilere Cebelitarık Boğasından geçişlerinde eskort sağlamak; ve Akdeniz Diyaloğu programını ve ikili ve çok taraflı ilişkileri destekleyen diğer programları güçlendirmek.

Active Endeavour operasyonuna tahsis edilen NATO birlikleri Akdeniz havzasında her an devriye gezmekte, bilgi toplamakta ve etraftaki durumu değerlendirmektedir. Bunlar gözle görülür bir varlık, ve gerekirse derhal tepki verebilecek potansiyel mukabele güçleri sağlamaktadırlar.

Napoli’deki Müttefik Kuvvetler Deniz Unsur Komutanlığı Karargahı (CC-MAR) bu operasyonu 24 saat çalışan Deniz Harekat Merkezi vasıtasıyla kontrol etmektedir. Çeşitli NATO ülkelerinin ulusal ajansları ile yakın bağları olan ve bunlarla bilgi alış verişinde bulunan bu Harekat Merkezi, NATO Deniz İstihbarat Koordinasyon Merkezi’nin yakınında yer almaktadır. Diğer bir bilgi kaynağı da deneme mahiyetindeki Müşterek Enformasyon ve Analiz Merkezidir (JIAC). Bir füzyon merkezi olarak yapılandırılan bu merkez alınabilen tüm bilgiyi toplayıp, bir araya getirir ve bu bilgileri analiz ettikten sonra elde edilen verileri bir eyleme temel olabilecek istihbarat olarak uygun komutanlığa ulaştırır. Merkez NATO’nun Napoli’deki Müşterek Kuvvet Komutanlığında bulunmakta ve tüm işlevsel sorumluluk alanını gözetim altında tutmaktadır. Bu ajanslar Active Endeavour komutanı olarak bana mevcut sınırlı kaynakları mümkün olan en etkili biçimde yönetebilmem için gereken bilgi ve analizi sağlarlar.

Fiziki varlık denizde güvenliği sağlamak açısından çok işe yarar. Müttefikler tarafından gönüllü olarak Active Endeavour operasyonuna tahsis edilen firkateynler ve ufak torpido muhripleri Akdeniz’de devriye gezmektedirler. Gerektiğinde İttifak’ın yüksek hazırlık düzeyindeki iki deniz kuvveti bunlara destek vermektedir. Ayrıca denizaltılar şüpheli faaliyetleri tespit etmek için belirli bölgeleri gözetim altında tutarak bu birimlere keşif faaliyetlerinde destek sağlamaktadırlar. Deniz devriye uçakları da çok geniş alanları gözetim altında tutmakta ve çeşitli sensörlerle gemileri ve diğer ilgi çeken nesneleri belirleyip bunları sınıflandırmaktadır.

Active Endeavour operasyonu ağırlıklı olarak Akdenizli müttefiklerin lojistik desteğine dayanmakta ve iki lojistik üs (Yunanistan’da Souda ve Türkiye'de Aksaz) ve Müttefiklerin Akdeniz havzasındaki diğer limanlarını kullanmaktadır.

Operasyon kapsamında neler yapılıyor

Devriye görevindeki NATO gemi ve uçakları her gün Akdeniz’de seyreden ticaret gemileri ile bağlantı kurmakta ve sorgulama yapmaktadır. Gemilerden kendilerini tanıtmaları ve faaliyetlerini tanımlamaları istenmekte, alınan bu bilgi hem Napoli’deki Müttefik Kuvvetler Deniz Unsur Komutanlığı’na (CC-MAR), hem de İngiltere’deki (Northwood) NATO Gemicilik Merkezi’ne bildirilmektedir. Olağandışı veya şüpheli bir şey görüldüğünde 15-20 kişilik özel eğitim görmüş personel, geminin belgelerini ve taşıdığı kargoyu incelemek üzere gemiye çıkabilmektedir. Terörizmle ilgili bir faaliyet konusunda herhangi bir inanılır istihbarat veya kuvvetli deliller varsa, Endeavour Görev Gücü bölgede konuşlanmaya ve Kuzey Atlantik Konseyi’nin onayladığı gerekli her müdahaleyi yapmaya hazırdır.

Gemilerin teftişleri hem bayrak devletinin hem de gemi kaptanının izniyle yapılır. Sonuçlar Napoli’deki CC-MAR tarafından değerlendirilir. Herhangi bir usulsüzlük bulunursa terörizmle ilgili olmasa bile bu bilgi geminin uğrayacağı bir sonraki limandaki ilgili emniyet birimlerine bildirilir—söz konusu ülke ile bu konuda bir protokol imzalanmış olması kaydıyla. Şüpheli gemi bundan sonra sorumlu ajans tarafından gereken muamele yapılana kadar veya limana gitmek üzere bir ülkenin kara sularına girene kadar izlenir. Bir gemi müfettişlerin girişine izin vermezse, NATO geminin herhangi bir NATO ülkesinin kara sularına girdiği anda teftiş edilmesini sağlamak için gereken önlemleri alır.

Napoli’deki CC-MAR müttefiklerin ulusal ajansları ile ve Akdeniz’deki NATO deniz kuvvetleri ile doğrudan işbirliği içindedir. Bu tür bir operasyonun yararları bir örnekle daha iyi anlaşılacaktır. Haziran 2003 tarihinde güney bölgesindeki ülkelerden birisi bir geminin hareketlerinden şüphelendiğini bildirdi. Napoli’deki CC-MAT bu konunun bilinmesini sağlamak ve NATO veya ulusal makamlar tarafından girişilebilecek bir eyleme hazırlık olması için bu durumu geniş bir kitleye iletti. Daha sonra bir Müttefik ülkenin Sahil Güvenlik unsuru söz konusu gemiyi kendi kara suları dahilinde görünce bu bilgiden yararlandı ve ulusal makamlar olayı daha ayrıntılı biçimde incelemeye karar verdiler.

Denizde hazır bir kuvvet bulunması NATO’ya terörle mücadelenin yanı sıra çok çeşitli olaylara ve olağanüstü durumlara mukabele etme fırsatı vermektedir. Bunlar arasında insani yardım, arama ve kurtarma, ve afet yardımı operasyonları sayılabilir. Nitekim Aralık 2001’de NATO gemi ve helikopterleri şiddetli bir fırtına nedeniyle denizin ortasındaki bir petrol platformunda mahsur kalan 84 sivili bu şekilde kurtardılar. Ocak 2002’de NATO gemi ve helikopterleri Doğu Akdeniz’de Girit açıklarında batmakta olan bir gemideki 254 yolcunun kurtarılmasını sağladılar. Helikopterler yolcuları karaya taşıdı; geminin gövdesindeki hasar denizde tamir edildikten sonra gemi limana çekildi.

Haziran 2004’te İstanbul’da yapılan NATO Zirvesinde İttifak Akdeniz Diyaloğu ülkeleri de dahil olmak üzere NATO ortaklarını Active Endeavour’a katılmaya davet ederek operasyonu daha da kuvvetlendirmeye karar verdi. Tüm destek teklifleri ve diğer ilgili devletlerden gelen tekliflerin her biri ayrı ayrı değerlendirilmektedir. Örneğin, 2004 yılında Rusya ve Ukrayna katkıda bulunarak destek vermeyi teklif ettiler. Her iki tarafın uzman ekipleri halen Rus ve Ukrayna kuvvetlerini 2006 de operasyona entegre etmek için çalışıyorlar.

Üç Akdeniz Diyaloğu ülkesi (Cezayir, İsrail, ve Fas) ile üç Ortaklık ülkesi de (Hırvatistan, Gürcistan ve İsveç) operasyona katılmak istediklerini ifade ettiler. Katkılarının düzeyi, ilgili ülkenin kendine has özelliklerine dayanarak belirlenecek ve alınan teklifler ile operasyonun ihtiyaçlarının karşılaştırılması suretiyle en iyi şekilde kullanılacaktır.

İstihbarat paylaşımının geliştirilmesi

NATO bir taraftan da tüm Akdeniz ülkelerinin havzadaki ticari taşımacılıkla ilgili enformasyonu etkili biçimde paylaşabilmelerini sağlayacak deneme mahiyetinde bir ağ sistemi geliştirmektedir. Bu sistem onaylanıp uygulamaya geçirildikten sonra yasa dışı faaliyetlerin boyutu ile ilgili algılamalarımız, ve dolayısıyla bunları kontrol edebilme yeteneğimiz önemli ölçüde artacaktır. Sonuçta ortaya çıkacak olan Akdeniz’deki ticari gemi taşımacılığı trafiği tablosu, hem emniyet teşkilatlarının, hem de uluslararası sulardaki NATO kuvvetlerinin bu problemler karşısında kararlı biçimde davranabilmelerine yardımcı olacak.

Yine de NATO, Akdeniz’in çevresindeki NATO üyesi olmayan ülkelerden daha fazla ulusal katkı beklemektedir. Bu katkılar işbirliği ve enformasyon paylaşımını arttırarak Active Endeavour operasyonunun sorumluluk alanı içinde etkinliği arttıracağı gibi varlık tahsisi konusundaki ihtiyacı da azaltacaktır.

Active Endeavour zaman içinde Müttefiklerin ve Akdeniz çevresindeki ülkelerin denizde toplanan enformasyonu paylaştıkları enformasyon ve istihbarata dayanan bir operasyon haline gelmiştir. Enformasyon paylaşımında bugüne kadar ulaşılan düzey, gelecek açısından sağlam bir temel oluşturmaktadır. Amaç çok daha etkili bir enformasyon toplama ve analiz sistemi geliştirmek ve operasyonu istihbarata dayanan bir operasyondan istihbarat ile güdümlenen bir operasyona dönüştürmektir.

Bu amaca ulaşmakta temel araç Müşterek Enformasyon ve Analiz Merkezi (JIAC) olacaktır. JIAC ortak enformasyon toplama ve rapor verme stratejisini teşvik edecek, analiz ve uyarı sağlayacak, ve varlıkların konuşlanmaları konusunda danışmanlık sağlayacaktır. JIAC enformasyonun mümkün olan en geniş düzeyde paylaşımını sağlamak ve elde ettiği verilerin zaman kaybetmeden bundan yararlanacak ajans ve ülkelere ulaştırılması amacıyla kurulmuştur. JIAC hem NATO hem de bireysel olarak müttefiklerin çalışmalarına yeni bir enerji getirerek bölgede istikrarsızlık yaratan terörizm, organize suçlar ve kitle imha silahlarının yayılması gibi faktörlere karşı sürdürülen mücadeleye katkısı olabilecek enformasyonu sağlayacaktır.

NATO’nun Active Endeavour ve diğer koruma amaçlı deniz (interdiction) operasyonları sayesinde edindiği deneyim İttifak’a bu alanda eşsiz bir uzmanlık kazandırmıştır. Bu uzmanlık terörle mücadele, ve özellikle de kitle imha silahlarının yayılması ve kaçakçılığı konusundaki uluslararası çalışmalar açısından çok önemlidir. Sonuç olarak tehlikeli teknolojilerin devletler arasında ve hükümet dışı endişe verici aktörler arasında akışını durdurmayı amaçlayan ABD önderliğindeki Nükleer Silahların Yayılmasına Karşı Güvenlik Girişimi’ne katılan ülkeler, halen NATO’nun deniz operasyonlarından bazı dersler almaya çalışmaktadırlar.

Active Endeavour Akdeniz’de ve denizden gelen terörle mücadelede önemli bir araç olduğunu kanıtlamıştır. Tüm Akdeniz ülkelerinin askeri ve sivil kurumlarının işbirliğinin sürmesi sayesinde NATO bir gün sadece terörle ve bölgedeki yasa dışı faaliyetlerle mücadele konusundaki daha holistik bir yaklaşımın koordinasyonu ile uğraşacaktır. Yetkililerin şüpheli durumlarda mukabelede bulunabilmelerine olanak sağlayacak etkili bağlantılar kurulduğunda ve uygun anlaşmalar uygulamaya geçirildiğinde Active Endeavour hem NATO Müttefiklerini hem de Ortakları kapsayan rutin bir faaliyete dönüşecektir.

Koramiral Roberto Cesaretti Active Endeavour operasyonu komutanıdır.




Tartışma
NATO’nun Stratejik Kavramı’nı güncelleştirmenin zamanı geldi mi?
      Lionel Ponsard   ve   David S. Yost

Lionel Ponsard Roma’daki NATO Savunma Koleji’nin Akademik Araştırmalar Bölümü başkan yardımcısıdır.

David S. Yost, Monterey, Kaliforniya’daki Denizcilik Yüksek Lisans Okulu’nda (Naval Postgraduate School) profesördür. Halen geçici olarak NATO Savunma Koleji’nde üst düzeyli araştırmacı olarak görev yapmaktadır.*

                 Evet

Hayır            

Sevgili David,

NATO bugün geçmiştekinden çok daha farklı sorunlarla karşı karşıya. Üyelerinin güvenlik konusundaki ihtiyaçlarını karşılayabilmek için siyasi ve askeri açıdan terörizm gibi asimetrik tehditlerle baş etmek zorunda. NATO’nun Stratejik Kavramı’nın stratejik ortamdaki değişiklikleri yansıtacak şekilde derhal güncelleştirilmesini savunabilmem için elime geçen bu fırsattan çok memnunum; tartışmamızın bu konuda yeni fikirler üreteceğini umuyorum.

NATO neredeyse kurulduğu günden itibaren önündeki tehditleri ve bunlarla başa çıkma yollarını ortaya koyan bir stratejik belgeye sahipti. Kuzey Atlantik Sahasının Savunması ile ilgili Stratejik Kavram olarak adlandırılan ilk Stratejik Kavram 1950’de kabul edilmişti. Bu belge 1957, 1968, 1991 ve en son olarak da 1999’da yeniden elden geçirildi. NATO’nun Stratejik Kavramı İttifak’ın çalışmalarına geniş bir politika çerçevesi sağlamakta ve belirli dönemlerde yapılan güncelleştirmeler de NATO’nun planlarını ve yaklaşımlarını değişen sorunlara göre düzenlemesi gerektiğini yansıtmaktadır.

Belgenin 1999’daki şekli NATO stratejilerinin Soğuk Savaş sonrası dönemin yeni şartlarına uyumunu yansıtıyordu. 5. Madde garantisi korunmuş, fakat Soğuk Savaş ve hemen sonrasında etkili bir toplu savunma için tasarlananlardan daha farklı önlemlere ihtiyaç olduğu kabul edilmişti. Haydut devletler, başarısız devletler ve kitle imha silahlarının yayılmasının oluşturduğu tehdit ve etnik ve dini çatışmalar gibi sınırları aşan diğer tehditler göz önünde alınmıştı. Ancak bu belge terör tehdidinin büyüklüğünü öngörememişti. Bugünkü Stratejik Kavram 11 Eylül 2001’de ABD’ye karşı girişilen terörist saldırıları gibi olaylardan daha önce yazılmıştı. Müttefikler o tarihten sonra Terörizme Karşı Savunma Konusunda Askeri Kavram, Terörizme Karşı Ortaklık Eylem Planı, ve Terörizme Karşı NATO-Rusya Eylem Planı da dahil birçok önemli belge hazırlamışlarsa da genel tehditlerle ilgili değerlendirmelerini güncelleştirmeleri ve yetenek ve stratejilerini bunlara göre uyarlamaları gerekmektedir.

Stratejik Kavram’ın tekrar gözden geçirilmesini gerektiren bir diğer önemli faktör de NATO’nun Birleşmiş Milletler ile ilişkisi, özellikle de BM Güvenlik Konseyi’nin NATO operasyonlarını onaylaması konusudur. 1999 tarihli Stratejik Kavram birçok noktada BM Güvenlik Konseyi’nin önceliğini kabul eder. Ancak İttifak’ın Birleşmiş Milletler ile ilişkisine ve askeri eyleme girişmeden önce Güvenlik Konseyi’nin onayını alma şartına bir çözüm getirmez. Mevcut Stratejik Kavramın elden geçirilerek güncelleştirilmesi gelecekteki misyonlarında İttifak’ın yasallığını arttıracaktır. Birçok analiste göre Kosova hava harekatının yasal dayanağı yoktu. Bir başka deyişle, bu belge NATO’nun Birleşmiş Milletler ile ilişkisini, özellikle de kuvvet kullanımının yasal çerçevesini açıkça tanımlayacaktır.

Güncelleştirilmiş bir Stratejik Kavram konusunda yapılacak tartışmalar, transatlantik güvenlik konusunun yeniden tanımlanması ve Avrupa Birliği ile daha geniş bir stratejik diyaloğun teşvik edilmesi için ideal bir fırsat sağlayacaktır. En azından belgedeki artık geçerliliği kalmamış olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği ve Batı Avrupa Birliği’ne yapılan atıflar çıkarılacak ve AB-NATO işbirliğine yön veren “Berlin-Plus” düzenlemeleri gibi başarılı girişimler üzerinde odaklanılacaktır. En iyi olasılıkla da NATO’nun Stratejik Kavramı her ikisi de 11 Eylülden sonra kabul edilen ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Avrupa Birliği Güvenlik Stratejisi ile aynı paralele gelecektir.

1999 yılında İttifak’ın operasyonel deneyimi büyük ölçüde Balkanlar ile sınırlıydı. Ancak arada geçen yıllar içinde NATO çok daha çeşitli misyonlar üstlendi ve halen Avrupa’da olduğu kadar Afrika, Asya, ve Akdeniz’de de operasyonlara dahil olmakta. Yeni bir Stratejik Kavram bunu yansıtacak ve İttifak’ın ilgi ve operasyonlarının çapını ortaya koyacaktır. Ayrıca İttifak’ın son yıllarda üstlendiği çeşitli girişimleri, ve özellikle de “dönüşüm” kavramını kapsayan bir askeri stratejiyi yansıtacaktır.

1999 yılında NATO’nun Stratejik Kavramı’nın en son gözden geçirilmesinden sonra stratejik ortamda pek çok şaşırtıcı olay oldu. 11 Eylül, Afganistan harekatı, ve Irak savaşının ardından artık Soğuk Savaş sonrası dönem kesinlikle geride kaldı. İttifak’ın “Soğuk Savaş sonrasını takip eden dönem” diye adlandırılabilecek bu dönemdeki sorunlara karşı mümkün olduğunca hazırlıklı olmasını garanti etmek için NATO’nun Stratejik Kavramı’nın yeniden gözden geçirilmesi sürecinin başlatılmasının zamanının geldiğine inanıyorum.





Sevgiler,
Lionel


Sevgili Lionel,

Yeni Stratejik Kavramın neler başarabileceğini abartmamalı, ancak yenisini yazmanın politik açıdan ne kadar hassas olduğunu da göz ardı etmemeliyiz. Bugün yeni bir Stratejik Kavram çalışmasının zamanı değil. Müttefikler 2002-2003 yılında Irak çatışmasından dolayı yaşanan sıkıntıların çoğunu atlattılar, ancak şu arada Stratejik Kavram’ın gözden geçirilmeye başlanması bu çatışmadan kalan kırgınlıkları su yüzüne çıkarabilir. Bazı müttefikler Irak vakasını kullanarak İttifak’ın 1999’daki Kosova harekatında kuvvet kullanmasının yasal tabanı ile ilgili anlaşmazlıkları tekrar ortaya atabilirler. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi’nin 5. Madde dışındaki olağanüstü hallerde kuvvet kullanımı konusundaki yetkisi üzerinde müttefiklerin 1999 Stratejik Kavramı’ndakinden daha iyi bir uzlaşma sağlayabilecekleri de şüpheli.

Bir Stratejik Kavram fikir birliğini yansıtır; yaratmaz. Müttefikler temel sorunlar üzerinde ve özellikle de terörizm, başarısız devletler, ve kitle imha silahlarının (KİS) yayılması gibi konularda daha olumlu bir transatlantik (ve Avrupa içi) fikir birliğini yeniden sağlama yolundalar. Güvenlik ortamındaki bu büyük değişiklikler ve İttifak’ın bu değişikliklerden dolayı üstlendiği yeni görevler büyük olasılıkla zaman içinde yeni bir Stratejik Kavram’a yol açacak. Ancak güvenlik konusundaki ihtiyaçlar, İttifak’ın rolleri ve buna paralel yetenekler üzerinde yeni bir fikir birliğinin oluşturulması daha acil.

Gözden geçirme çalışmasının başarılı olabilmesi için Müttefiklerin yeni bir Stratejik Kavram’ın gerekli olduğunu kabul etmeleri ve bu tür bir çalışmaya girmek için gereken “rahatlık düzeyi”ne sahip oldukları konusunda anlaşmaları gerekiyor. Siyasi ortamın henüz hazır olmadığı bu zamanda Stratejik Kavram’ı gözden geçirme sürecini başlatmak fikir birliği oluşturma sürecine zarar verir ve 1999 Stratejik Kavramı kadar esnek ve yararlı bir belge ortaya çıkmayabilir.

Geçmişte Müttefikler Stratejik Kavram’ın güncelleştirilmesi işini sadece bu kadar zor bir çalışmaya gerçekten ihtiyaç olduğuna ve siyasi ortamın bu çalışmadan olumlu bir sonuç alınmasına uygun olduğuna inandıkları zamanlarda üstlenmişlerdir.

Müttefikler 1999 Stratejik Kavramı’nın hala temel unsurları içermekte olduğunu ve eylemlerin etkinliğini veya politikaları hiçbir şekilde engellememiş olduğu kanısındadırlar. Nitekim İttifak’ın güncelleştirilmiş bir Stratejik Kavram’a sahip olmadığı için başaramadığı bir şeyi tespit etmek zordur. Unutulmamalıdır ki İttifak’ın politikaları sadece Stratejik Kavram’da değil, Kuzey Atlantik Konseyi’nin onayladığı tüm dokümanlarda dile getirilmektedir. Bu nedenle Müttefikler yeni bir Stratejik Kavram olmadan da güvenlik ortamındaki değişikliklerle başa çıkmaya devam etmektedirler.

Eylül 2001’de ABD’ye karşı girişilen terörist saldırılar tarihte ilk defa olarak 5. Maddenin yürürlüğe konmasına yol açtı. Müttefikler derhal birçok önlemler aldılar; bunların bazıları hala sürüyor. Örneğin Akdeniz’de deniz güvenliği ile ilgili Active Endeavour Operasyonu. 1999 Stratejik Kavramı terörist tehditlerinden bahsetmekte, ve hatta terörist tehditleriyle KİS’lerin yayılması arasındaki tehlikeli bağlantı olasılıklarını vurgulamaktadır. Son zamanlarda terörist tehditlerini değerlendiren çeşitli dokümanlarda Müttefikler eylem ve yetenek ihtiyaçları ile ilgili stratejiler belirlemişlerdir.

Yeni bir Stratejik Kavram AB-NATO ilişkilerinde veya İttifak’ın askeri dönüşümüne bir yenilik getirmeyecektir. Müttefiklerin bugünkü Stratejik Kavramı onayladıkları tarihte Avrupa Birliği’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası henüz başlangıç safhasındaydı; Batı Avrupa Birliği de önemini koruyacakmış gibi görünüyordu. Ancak 1999 Washington Zirve Bildirisinde Müttefikler bir taraftan da etkili bir AB-NATO işbirliğinin temel ilkelerini onayladılar. Bu ilkeler AB-NATO “Berlin-Plus” anlaşmalarına dahil edildi. Bir başka deyişle, güncelliğini yitirmiş bazı konulara atıflar yapılmasına rağmen, 1999 Stratejik Kavramı AB ile NATO’nun Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasını desteklemekte işbirliği yapmalarını veya NATO’nun Aralık 2004’te Bosna ve Hersek’te SFOR’un yerine geçen AB barışı koruma operasyonunu desteklemesini engellemedi.

1990’larda Balkanlar üzerinde yoğunlaşmalarına rağmen Müttefikler 1999 Stratejik Kavramı’ındaki “İttifak güvenliği global kapsamı göz önünde bulundurmalıdır” ifadesine dayanarak Avrupa dışındaki operasyonlara izin verdiler. 2002 yılından beri “nereden gelirse gelsin, kuvvetlerimizin, nüfusumuzun ve topraklarımızın güvenliğine yönelik güvenlik sorunları ile mücadele etme” konusundaki kararlılıklarını defalarca teyit ettiler. NATO Mukabele Gücü ve Müttefik Dönüşüm Komutanlığı gibi birçok girişimde bulundular. Kuvvet planlama ve dönüşüm Haziran 2004’te yapılan İstanbul zirvesinde başlatılan Geniş Kapsamlı Politik Yönerge’nin odak noktasıydı.

İçerik açısından gerek olmadığı için, bu dönemde bölücü olabilecek yeni bir Stratejik Kavram oluşturma sürecini başlatmak Müttefik hükümetlere cazip gelmiyor. Özetle, yeni bir Stratejik Kavram’ın müttefiklerin öncelikleri arasında olmamasının gayet somut nedenleri var.

Sevgiler,
David


Sevgili David,

Stratejik Kavram’ın gözden geçirilmesinin zamanı olmadığını ileri sürüyorsun, çünkü böyle bir sürecin “Irak çatışmasından kalan kırgınlıkları su yüzüne çıkaracağı” kanısındasın. Böyle bir risk olduğunu kabul ediyorum ama böyle zor işler için uygun zaman geçmişte olmamıştı, gelecekte de olmayabilir.

Hem 1957’de hem de 1968’de Stratejik Kavram’ın gözden geçirilmesi Fransa ile ABD ve Birleşik Krallık ile ABD arasında gerginliklerin yaşandığı dönemlere rastlamıştı. 1954’te Avrupa Savunma Toplumu’nun dağılması, 1956’daki Süveyş fiyaskosu ve 1966’da Fransa’nın NATO’nun entegre askeri yapısından çıkma kararı gibi olayların yarattığı atmosfer, bu kadar önemli bir belgenin gözden geçirilmesine hiç uygun değildi. Ancak şartların uygun olmamasına rağmen ve herhangi bir “rahatlık düzeyi” aramaksızın Müttefikler hem Stratejik Kavram’ın gözden geçirme sürecini başlattılar, hem de 1957’de “toptan mukabele” ve 1968’de “esnek tepki” stratejileri gibi yeni stratejiler geliştirip onaylamayı başardılar.

NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer’in gönlünde yatan, İttifak’ı daha politik bir örgüt haline getirmek ve İttifak’ın askeri dönüşümü için daha dinamik bir politik konum sağlamak. Bu vizyonu paylaşıyorum ve NATO’nun müttefiklerin sadece konuşlandırılması düşünülen bir NATO operasyonu ile ilgili konuları değil, tüm güvenlik ve savunma konularını tartışabildikleri tek transatlantik mekan olmasını istiyorum. Ancak böyle bir forum yaratabilmek için İttifak’ın yeni bir Stratejik Kavram geliştirmek de dahil olmak üzere transatlantik güvenlik gündemindeki en zor konuları ele almayı göze alması gerekiyor.

“İttifak’ın güncelleştirilmiş bir Stratejik Kavram’a sahip olmadığı için başaramadığı bir şeyi tespit etmek zordur,” diyorsun. Ancak İttifak’ın yeni bir Stratejik Kavram olsaydı neler başarabileceğini son yıllarda başardıkları ile karşılaştırmanın bir yolu yok. Fakat NATO’nun yakın geçmişindeki krizlerin sebebinin toplu bir askeri gücün olmaması değil, bu gücün kullanılması konusundaki politik anlaşmazlıklar olduğunu unutmayalım.

Stratejik Kavram’ın gözden geçirilmesini başlatmak daha henüz kapanmakta olan yaraları yeniden deşebilir, ve NATO’nun ne olması gerektiği veya ne olabileceği konusundaki farklı görüşler yıllarca tartışılabilir. Ancak ortak tehdit ve riskleri belirlemek, kuvvet kullanımı konusunda ortak standartlar saptamak ve daha iyi bir AB-NATO ilişkisi oluşturmak konusundaki ihtiyaç giderek daha acil hale geliyor.


Sevgiler,
Lionel


Sevgili Lionel,

Stratejik Kavram’ın gözden geçirilmesi için uygun zamanın “gelecekte de olmayabileceği” fikri son derece kötümser bir görüş. Müttefikler geçmişte bu tür çalışmaları doğru zamanda başlatmayı başarmışlardır.

Ayrıca sözünü ettiğin tarihi vakalar da ileri sürdüğün tezi desteklemiyor. 1956’da Birleşik Krallık ile ABD arasında Süveyş kanalı konusunda yaşanan ciddi anlaşmazlığın Birleşik Krallık ile ABD’nin 1957’deki “toptan mukabele” stratejisinde dile getirilen nükleer caydırıcılık amacı üzerinde görüş birliğine varmaları ile hiçbir ilgisi (veya etkisi) yoktu. Bu görüş birliği Süveyş krizinden çok daha önce, finansal ve stratejik nedenlerden dolayı oluşmuştu. “Toptan mukabele” stratejisinin büyük ölçüde Berlin krizleri ve Sovyetler Birliği’nin kıtalararası balistik füzeler geliştirmesi nedeniyle çok kısa bir sürede hayal kırıklığı yarattığını unutmamak gerekir. ABD’nin müttefikleri “esnek tepki” stratejisini benimsemeye ikna etme çabaları ciddi olarak 1961’de Kennedy yönetimi sırasında başlamıştı. Ancak De Gaulle’ün Fransası NATO stratejisinin elden geçirilmesini yıllarca engelledi. Bu nedenle diğer Müttefikler “esnek tepki” stratejisini ancak Fransa entegre askeri yapıdan çekildikten sonra benimseyebildiler. Fransa’nın “esnek tepki” stratejisini asla onaylamaması ve Savunma Planlama Komitesi’nin ise (yani Fransa hariç, Kuzey Atlantik Konseyi) bu stratejik kavramı onaylaması, İttifak çapında fikir birliği sağlayabilmek için minimum “rahatlık düzeyi”ne ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Birçok Müttefik görevli ve uzman NATO Genel Sekreteri’nin İttifak’ı müttefiklerin çıkarlarını ilgilendiren tüm güvenlik ve savunma konularının görüşüldüğü mekan haline getirme amacını paylaşmakta. Fakat bu Stratejik Kavram’ın gözden geçirilmesi için zamanın uygun olduğu veya böyle bir çalışmanın birden bire tüm Müttefikleri Kuzey Atlantik Konseyi’nde “transatlantik güvenlik gündemindeki en zor konuları ele almaya” ikna edeceği anlamına gelmiyor. Bazı Müttefiklerin İran’ın nükleer programları ve Avrupa Birliği’nin Çin’e karşı koyduğu silah ambargosunun geleceği gibi konuları NATO çerçevesi içinde tartışmakta isteksiz olmaları güncelleştirilmiş bir Stratejik Kavram olmamasından başka nedenlere dayanıyor.

“İttifak’ın elinde yeni bir Stratejik Kavram olsaydı neler başarabileceğinin son yıllarda başardıkları ile karşılaştırmanın bir yolu olmadığı” şeklindeki görüşünün aksi iddia edilemez. Ama bunun bizim tartışmamızla bir ilgisi yok. Bizim konumuz NATO’nun mevcut Stratejik Kavramı’nın güncelleştirilmesinin zamanının gelip gelmediği. Böyle bir çalışmayı zamanından önce ele almak politik açıdan zararlı olur. Yeni suçlamalara yol açabilir, veya ortaya temel konuları ele almaktan ziyade bu konuların üstünü örten zayıf ve kaçamak bir belge çıkabilir. Müttefikler faaliyetlerinde ve müşterek bildirilerinde bugünün önemli savunma ve güvenlik sorunlarının çoğuyla mevcut Stratejik Kavram’a dayanarak başa çıkabildiklerini göstermişlerdir.

Sevgiler,
David


Sevgili David,

Daha başından beri NATO’nun değişen güvenlik ortamı ile ilgili geniş transatlantik görüşmeler kapsamında Stratejik Kavramı’nı gözden geçirmesi gerektiğini savunuyorum. Yeni tehditler, yeni güvenlik oyuncularının ortaya çıkması, ve değişen operasyonel ihtiyaçlar yeni bir belgeye ihtiyaç olduğunu tezini destekliyor. Mevcut ve gelecek uluslararası güvenlik öncelikleri konusunda tam bir fikir birliği beklemek gerçekçi değilse de, Müttefikler NATO’nun içinde bulunduğu politik ortamı daha iyi anlayacak yollar bulmak zorundalar.

Ben NATO’nun siyasi liderleri İttifak için daha tutarlı bir stratejik rol belirleyene kadar dönüşümün yararlarının netlik kazanmayacağı görüşündeyim. Bir başka deyişle, bugünkü askeri dönüşümü buna paralel bir siyasi dönüşüm yönlendirmeli. Müttefikler tehditlerle ilgili değerlendirmelerini güncelleştirmeli ve yetenek ve stratejilerini bu doğrultuda uyarlamalı.

Bence gözden geçirilmiş bir Stratejik Kavram üye devletleri daha çok şey yapmaya ikna edecektir. Bu belge NATO’nun hem Avrupa Birliği hem de Birleşmiş Milletler ile ilişkilerini yük ve sorumlulukların daha eşit biçimde paylaşımı temeline dayanarak belirleyecektir. NATO’nun çıkar ve seçeneklerinin çapını tanımlayacak ve kuvvet kullanımı konusuna daha açık bir yasal çerçeve getirecektir. Yeni bir Stratejik Kavram yeni yükümlülükler getirmeyeceği gibi NATO’nun tarihi amacını değiştirmeyecektir; fakat NATO’yu yeni sorunlar karşısında daha da etkili kılacaktır.

Daha çok tartışma daha çok bölünmeye yol açabilir. Bununla beraber eğer İttifak geniş stratejik ortama şekil vermeyi sürdürmek istiyorsa gerçekte bir seçeneği yoktur. Romancı Giuseppe Tomasi di Lampedusa İtalya hakkında şöyle der: “Herşeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak bazı şeyler değişmek zorundadır.” Hem NATO’nun, hem de NATO’nun çağdaş tarihin en başarılı politik-askeri İttifakı olarak kalmasını isteyenlerin ele almaları gereken sorun budur.





Sevgiler,
Lionel


Sevgili Lionel,

Lampedusa’nın romanı Leopar’dan (The Leopard) yaptığın alıntı olumsuz bir insanın verdiği bir öğüt, ve Risorgimento* hareketinin karşı konulamayan sosyal ve politik güçlerine uyum sağlamak için bir gerekçe. Bu öğüt Sicilyalı bir aristokrat tarafından bir diğerine veriliyor. Bu aristokratlar İtalya’nın yeni yöneticileri ile zamanında ve akıllıca uzlaşırlarsa kendi statü ve ayrıcalıklarını koruyacaklarını düşünüyorlar.

Ancak senin de işaret ettiğin gibi Müttefiklerin amacı sadece giderek daha kuvvetli sosyal ve politik-askeri kuvvetlerle geçici anlaşmalara (modus vivendi) varmak değil. Amaçları konusunda dinamik ve olumlu bir kavramları var. 1999 Stratejik Kavramında belirtildiği gibi, İttifak’ın çeşitli faaliyetleri “güvenlik ortamını şekillendirmekte ve Avrupa-Atlantik bölgesinin barış ve istikrarını kuvvetlendirmekteki kararlılığını” yansıtıyor. Müttefikler bu amaç doğrultusunda aynen senin önerdiğin işlerle uğraşmayı sürdürüyorlar: tehditlerle ilgili değerlendirmelerinin güncelleştirilmesi ve strateji ve yeteneklerinin yeni sorunlara göre uyarlanması.

“Gözden geçirilmiş bir Stratejik Kavram üye devletleri daha çok iş yapmaya teşvik edecektir” şeklindeki görüşün böyle bir belgenin kendi başına bir değişim aracı değil, üyelerin toplu iradelerinin bir ürünü olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Müttefikler 5. Madde dışı olağanüstü durumlarda kuvvet kullanımının yasal dayanağı gibi ihtilaflı sorular üzerinde anlaşmaya hazır değillerse Stratejik Kavram’ın gözden geçirilme sürecini başlatmak sihirli bir şekilde fikir birliği oluşturmayacaktır. Vaktinden önce başlatılan bir çalışma şiddetli görüş ayrılıkları yaratır ve belirsiz genellemelerin ifade edilmesine yol açarak sorunlarla yüzyüze gelmek yerine üstlerinin örtülmesine yol açar.

İttifak’ın Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler ile ilişkileri de dahil olmak üzere tüm temel konular üzerinde bir ilerleme kaydetmenin yolu fikir birliği oluşturmakta deneyim kazanmaktır. Müttefiklerin “NATO’nun içinde çalışmak zorunda kalacağı politik kapsamı daha iyi anlamalarını” sağlayacak en etkili yol budur. Müttefikler Irak konusundaki tartışmalar sırasında sarf edilen öfkeli sözleri unutmaya başladıkça, gerçek operasyonlar ve problem çözümleme konusunda daha çok deneyim kazandıkça, Stratejik Kavram’ın yapıcı ve başarılı biçimde gözden geçirilmesinin vaktinin geldiğini göreceklerdir.



Sevgiler,
David


* Yukarıdakiler Profesör Yost’un kişisel görüşleridir ve Deniz Kuvvetleri veya herhangi bir ABD hükümet dairesinin görüşlerini yansıtmaz.

Daha fazla bilgi için bkz. www.ndc.nato.int/download/publications/op_05.pdf adresinde Jean Dufourcq ve Lionel Ponsard, editör, Security Strategies: NATO, the United States and the European Union, Occasional papers no. 5 (Rome: NATO Defense College, March 2005)




Söyleşi
Gijs de Vries: AB Terörle Mücadele Koordinatörü
 

 


Gijs de Vries Mart 2004 tarihinde Avrupa Birliği’nin ilk Terörle Mücadele Koordinatörü olarak göreve başladı. Kendisi bu görevi çerçevesinde AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana ile birlikte Avrupa Birliği’nin terörizmle mücadele çalışmalarına yön verecek, bu çalışmaları örgütleyecek ve koordine edecek. 49 yaşındaki bu Hollandalı eski politikacı, 1998-2002 yılları arasında Hollanda İçişleri Bakanlığı bünyesinde müsteşarlık görevinde bulundu. Avrupa Birliği’nin anayasa taslağının hazırlanmasında ülkesini temsil etti; Uluslararası Suçlar Mahkemesinin kurulmasında önemli bir rol oynadı. De Vries 1984-1998 yılları arasında üyesi olduğu Avrupa Parlamentosunda Liberal Demokratik Grubun başkanlığını yapmıştı.





Sizce terörizmin anlamı nedir?

Daha hala elimizde terörizmin global bir tanımı yok. Terörizme karşı geniş kapsamlı global bir konvansiyon ve bir tanım bulunması konusundaki çalışmalar ilerlemekte. Ancak terörizmle mücadele etmek isteyenler ile “direnişçilerin” terörizm tanımına dahil edilmemesi gerektiğini savunanlar arasındaki çıkışı olmayan eski tartışmalar hala işimizi zorlaştırıyor. Ancak ülkeler giderek bu tür bir tanımın savunulmasının mümkün olmadığı, ve şartlar ne olursa olsun sivillere karşı girişilen saldırıların savaşta olduğu gibi barışta da yasal olmaması gerektiği görüşündeler.

Global bir tanımın olmaması terörizme karşı mücadele çalışmalarının yasal bir temele dayanmadığı anlamına gelmez. Terörizmin çeşitli boyutları konusunda 12 konvansiyona sahibiz. Nükleer Terörizm Konvansiyonu’nun kabul edilmesi ile bu sayı 13 oldu. Bu konvansiyonların hepsi yasal açıdan bağlayıcı. Ancak maalesef bugüne kadar dünya ülkelerinin sadece üçte biri 12 konvansiyonun tümünü onayladı. Bu nedenle Avrupa Birliği Terörist Bombalamaların Engellenmesi Konvansiyonu ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Konvansiyonu da dahil olmak üzere, bu 12 konvansiyonun tüm dünyada onaylanması gerektiğini savunuyor. Son olarak, Avrupa Birliği kendi dahili işlevleri için terörizmi tanımlayan birçok yasal araca sahip.

Avrupa Birliği ne gibi terörist tehditleriyle karşı karşıya? Mart 2004’te Madrid’de, bu yılın Temmuz ayında da Londra’da gerçekleşen olayların tekrarı yaşanabilir mi?

Avrupa’nın dahili terörizm konusunda uzun ve trajik bir geçmişi vardır. IRA, ETA, Kızıl Ordu Fraksiyonu, ve Kızıl Tugaylar geçmiş yıllarda 4000’den fazla kişinin ölümüne sebep olan örgütlerden sadece birkaç tanesidir. Bu nedenle biz terörizmi tanıyoruz. Ancak hiçbir ayırım yapmayan, sınır aşırı, din güdümlü terörizm bizim için çok yeni. Son yıllarda hem kendi ülkemizde hem de Avrupa Birliği içinde terörizme karşı savunmamızı hayli güçlendirdik. Fakat hala hassas bir konumdayız. Terörizme karşı yüzde 100 güvenlik diye bir şey olamaz. Teröristler her zaman sürpriz unsurunun avantajına sahip olmuşlardır. Bu nedenle bu konuda hassas olmanın gerçeğin bir parçası olduğunun bilincinde olmalıyız. Fakat aynı zamanda teröristlerin El Kaide’nin en önemli amacı olan Pakistan, Suudi Arabistan, Endonezya gibi ülkelerde Müslüman yönetimlere karşı ihtilal ve ayaklanmalar çıkarma hedefine ulaşamamış olması da bize güç vermelidir. Teröristler Avrupa’da Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında kitlesel çatışmalar da çıkaramamışlardır. Sonuçta özgürlük ve demokrasinin korku ve zorbalıktan daha güçlü olduğu gerçeğinden kuvvet almalıyız.

Avrupa Birliği’nin terörizmle mücadele stratejisinin temelini hangi unsurlar oluşturmaktadır?

Üç unsur söz konusudur. Bunlardan birincisi, terörle mücadelede ulusal ajansların başı çekmekte olmasıdır. Bir başka deyişle, ulusal hükümetler kendi polis teşkilatları, güvenlik ve istihbarat ajansları ve yargı makamları üzerinde tüm kontrolü ellerinde tutmaktadırlar. İkinci olarak, bu ulusal ajanslar etkili olabilmek için sınır aşırı çalışabilmek zorundadırlar. Bu nedenle hem pratik işbirliği konusunda Avrupa çapında geniş kapsamlı bir programa, hem de bu işbirliğini kolaylaştıracak yasama araçlarına sahibiz. Bunların örnekleri arasında polis teşkilatları arasında işbirliği örgütü olan Europol; tetkik hakimleri ve savcılar arasında işbirliği kuruluşu Eurojust; istihbarat ve güvenlik hizmetlerinin Avrupa Birliği’nin içindeki ve dışındaki terörist tehditlerini inceledikleri Durum Merkezi; ve Avrupa’daki sınır kuvvetlerinin daha çok işbirliği yapmalarını ve deneyimlerini ve iyi uygulamalarını paylaşmalarını kolaylaştırmak amacıyla Varşova’da yeni kurulan Avrupa Sınırları Ajansı. Bu bağlamda, örneğin, terörizmin finansmanı ile mücadele etmek ve teröristlerin bir ülkeden diğerine geçişlerini zorlaştırmak için çok uzun bir mevzuat programını benimsedik.

Üçüncü temel faaliyet konumuz da Avrupa Birliği ile diğer uluslar arası örgütler arasındaki işbirliğini kuvvetlendirmek. Bunlar başta Birleşmiş Milletler olmak üzere Viyana’daki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), ve Lahey’deki Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’dür (OPCW). Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Norveç ve İsviçre’nin yanı sıra Avrupa Birliği’nin hemen doğusundaki ve güneyindeki ülkeler ile giderek daha yakından çalışarak Fas, Ürdün gibi ülkelere terörle mücadele konusunda yardım sağlıyoruz. Bu ülkeler kendilerini ne kadar iyi koruyabilirlerse bizim güvenliğimiz açısından o kadar iyi olacak.


Avrupa Birliği 11 Eylül’deki terörist saldırılarından sonra bir terörle mücadele eylem planı hazırladı. Bu plan altı ayda bir güncelleştiriliyor. Bu plan terör tehdidi ile başa çıkabilme yeteneğimizi ne derece arttırdı?

Geçen Ocak ayından beri Avrupa’nın güvenlik ve istihbarat servisleri müştereken terör tehdidinin analizini yapıyorlar. Daha önce bu iş sadece istihbarat servisleri tarafından yapılırdı. Bu nedenle bu inceleme sadece AB dışından kaynaklanan tehditleri kapsardı, ve sonuçlar dışişleri bakanlarımıza sunulurdu. Bugün bu çalışmalara güvenlik servislerimizin uzmanlığı da eklendi ve böylece hem içerden hem de dışardan kaynaklanan tehditlerle ilgili entegre bir tablo ortaya çıktı. Bu bilgi artık sadece dışişleri bakanlarımıza değil, adalet ve içişleri bakanlarımıza da sunuluyor. Bu çalışmada terörizmin finansmanı da dahil olmak üzere terörizmin çeşitli boyutları ele alınıyor. Ancak düzenli olarak değerlendirilmekte olan birçok boyut daha var.

AB özellikle bir KİS saldırısının sonuçları ile başa çıkabilir mi?

Bu tür savunmaların geliştirilmesi öncelikli konularımızdan biri. Birçok üye devlet bu alanda hem sivil hem de askeri uzmanlığa sahip. Bazı üye devletlerin ise bu tür olanakları yok. Burada önemli olan nokta dünyanın diğer bölgelerindeki ortaklarımızla birlikte çalışmamız. Örneğin, Avrupa Birliği Rusya’ya kimyasal ve nükleer stoklarının yok edilmesinde yardımcı oldu. Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü (OPCW) ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na yaptığımız mali yardımı arttırdık. Bilindiği gibi üç Avrupa Birliği üyesi ve Javier Solana birlikte İran hükümetine nükleer silah programından vazgeçmesinin kesinlikle şart olduğunu kabul ettirebilmek için yorulmaksızın çalışıyor. KBRN silahlarla ilgili terörist saldırıları konusunda AB içinde mevcut olan yeteneklerin bir envanterini çıkardık; üye devletler de kendi teknik yeteneklerini ve uluslararası alanda yaptıkları işbirliğini arttırmanın yollarını arıyorlar.

Avrupalı Müslümanların aşırı uçlar tarafından kullanılmalarını ve radikalleştirilmelerini önlemek için halen ne yapılıyor, ve gelecekte bu konuda neler yapılabilir?

Bu konu bakanlar tarafından bu yılın öncelikli konusu olarak belirlendi. Ancak bu sorun üzerindeki çalışmalarımız henüz bitmedi.

Avrupa Birliği bu yıl sona ermeden Müslümanların radikalleştirilmeleri ve kullanılmalarının dış boyutları, sınırlarımız dışında gerçekleşen olaylar ve bunların dahili boyutları konusunda bir strateji hazırlamak istiyor. Örneğin, fakirlik ile terörizm arasında otomatik bir bağlantı yok; dünyadaki milyonlarca fakir insandan sadece birkaç tanesi teröre başvuruyor. Askeri çatışmalar, dahili çatışmalar, kanunsuzluk, kötü yönetişim, ve insan hakları ihlallerinin yaşandığı dönemlerde teröristlerin saklanmaları, eğitim görmeleri, ve eylemlerini planlamaları daha kolaylaştığı ve emniyet makamlarının bunlarla baş etmesinin daha zorlaştığı gayet açık.

Stratejinin bir unsuru da dünyada bu tür şartlarla mücadele eden ülkelere yardım etmek. Bu gelecekte de devam edecek. Terörizmin yeşerdiği bataklığı kurutmak zorundayız. Her bir potansiyel terörist saldırısını durdurmak çok zordur. Şiddet yanlısı radikallerin dünyadaki Müslüman nüfusun meşru temsilcileri olmadığının açıkça anlaşılması gerekmektedir. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin içindeki ve dışındaki Müslüman toplumlar içindeki tartışmalar da çok önemlidir. Örneğin, İspanya İslam Komisyonunun geçenlerde genel olarak terörizme, özellikle de El Kaide’ye karşı verdiği fetva umut vericiydi. Ilımlı Müslüman güçlerle yerel, bölgesel, ve uluslar arası düzeyde birlikte çalışmamız çok önemlidir. Stratejimizin bir unsuru kesinlikle bu olacaktır.

Ocak 2004’te bir Avrupa Tutuklama Emri belgesi ortaya atıldı. Bu belge terörle mücadelede bugüne kadar ne derece etkili oldu?

Bu belge genellikle çok yararlı bir araç oldu; ancak yasa uygulama çalışmalarında aynı önemi taşıyan daha birçok madde var. Bu yasal belge üye devletler tarafından onaylandığından beri yüzlerce Avrupa tutuklama emri çıkartıldı; bunların bazıları terörist zanlılarının sınır dışı edilmeleri ile ilgili. Örneğin, Temmuz ayında Marsilya’da Cezayir kökenli bir zanlı İtalya’nın talebi üzerine, Fransa ve İtalya’nın müşterek çalışmasıyla tutuklandı. Bu belgenin en büyük avantajı, sağladığı sürat. Eskiden sınır dışı edilme işlemi bir yıl kadar sürerdi, şimdi ise bu süre iki aya inmiş bulunuyor.

AB üyeleri arasında istihbarat nasıl paylaşılıyor ve siz bugünkü durumdan memnun musunuz?

Hepimizin takdir edeceği gibi, istihbarat işinde paylaşabilecek bilginin bir sınırı var. İstihbarat ajanslarının çalışmaları ve bu bilgilerin çoğunu sağlayan kişilerin can güvenliklerini korumak açısından bu konuda gizlilik esastır. Bu tür bilgi yanlış ellere geçerse bu insanların yaşamı tehlikeye girer.

Ancak hem AB üyelerinin kendi aralarında hem de ABD gibi ortaklarla aralarında kuvvetli ve yoğun bir işbirliği mevcut. Hepimiz uluslararası bir olgu ile mücadelede bilginin uluslararası düzeyde paylaşılmasının şart olduğunu biliyoruz. Ancak bu bilgi alış verişinin daha da kolaylaştırılabileceği birkaç alan belirledik. Politik açıdan hassas bir konu da Avrupa düzeyinde oluşturmakta olduğumuz veri tabanlarının vize enformasyon sistemi de dahil olmak üzere teröristlerle ilgili araştırmalar için ne dereceye kadar polisin erişimine açık olacağı konusu. Bunlar zor sorular çünkü burada verilerin korunması konusu işin içine giriyor. Eğer uluslararası düzeyde enformasyon alış verişi yaparsanız aynı zamanda veri koruma sisteminizi de güçlendirmek zorundasınız. Bunlar madalyonun iki yüzü; üye devletler verilerin korunmasını çok yüksek düzeyde tutmakta kararlılar.


AB üyeleri ile ABD arasında enformasyon nasıl paylaşılıyor? Siz durumdan memnun musunuz?

Genelde işbirliği iyi düzeyde, ancak daha da kuvvetlendirilebileceği bazı alanlar saptadık. ABD ajansları ile Europol arasındaki işbirliğinin artmasından memnunuz. Eurojust ile işbirliğinin de aynı şekilde artmasını istiyoruz. Bu konuda ilk adımlar atıldı ama daha çok şey yapılabilir. Ayrıca istihbaratın hangi şartlar altında mahkemede kullanılabileceği konusunu da müştereken ele almalıyız. Örneğin Mounir al Motassadeq’ın Hamburg’da görülen davasının sonucu gazete manşetlerinden düşmemişti. Bu davada Alman hakim çok önemli olduğunu düşündüğü bazı bilgileri ABD makamlarından alamadığı için zanlının 11 Eylül saldırılarında suçlu olduğunu belirleyemediğini ifade etmişti. Bu sadece bizimle ABD arasındaki bir mesele değil; AB üyesi devletler için de zor bir konu.

Avrupa Birliği teröristlerin finansmanını engellemek için ne gibi adımlar attı, ve bu konuda ne kadar başarılı oldu?

Politika olarak Avrupa Konseyi’ne üye olan devletler Paris merkezli Mali Eylem Görev Gücü’nün (FATF) önerilerini alıp bunları yasal açıdan bağlayıcı Avrupa Birliği araçları haline getirmeye ve böylece FATF’nin gönüllülük esasına dayanan önerilerini yasal açıdan bağlayıcı kılmaya karar verdiler. Bunun en son örneği Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Kara Para Aklama ile ilgili Üçüncü Direktif’tir. Bir diğer örnek de nakit para transferlerine getirilen kurallardır. Kamu kurumları, bankalar ve diğer finansal aktörler uluslararası para akışını daha sıkı takip etmeye başladıkları için teröristler artık nakit para transferinde daha gayri resmi yollar kullanmaktalar. Örneğin parayı bavullar içinde sınırdan çıkarıyorlar. Bu nedenle yeni bir kural koyduk. 10,000 Euro’nun üstündeki meblağın sınırda deklare edilmesi gerekiyor. Eğer deklare edilmezse paraya el konulabiliyor. Bu nedenle sınır makamlarına kontrollerini sıkılaştırmaları konusunda büyük bir sorumluluk yükleniyor.

Ayrıca üçüncü ülkelerle de işbirliğimizi arttırdık ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri ile önemli bir toplantı yaparak BM Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Konvansiyonunu onaylamaya ve uygulamaya davet ettik. Amerikalılarla yakın ilişkiler içinde çalışıyoruz. Bu bağlamda Hazine, Dışişleri Bakanlığı ve diğerleriyle birlikte çalışıyorum. Önümüzdeki aylarda hayır kurumlarının şeffaflığını arttırmak için bir Komisyon önerisi çıkarılacak. Geçmişte İslami sivil toplum örgütlerinin kötü amaçlarla, terörizmin finansmanı için kullanıldıklarına şahit olduk. Yardım amaçlı bağışların bu kurumlardan ve diğer sivil toplum örgütlerinden insanların istediği gibi akabileceğinin, ama paranın yanlış kişilere ulaşmaması gerektiğinin açıkça bilinmesini istiyoruz. Şeffaflık şart ve Avrupa Birliğinde şeffaflığı arttırmak için bazı adımlar tasarlıyoruz.


AB Terörle Mücadele Koordinatörü olarak neler başarmayı umuyorsunuz? Çalışmalarınız nasıl değerlendirilmeli?

Temel amacım kendimi gereksiz kılmak. Bunun için de Avrupa Birliği içindeki işbirliğinin daha da yoğunlaşmasını gerekiyor. Tekrar söyleyeyim: Avrupa Birliği modeli tabandan tavana bir modeldir. Terörle mücadelede en önemli rol ulusal hükümetlere düşer. Ulusal makamlar dahili koordinasyonlarını, örneğin polis teşkilatları, istihbarat ajansları, yetkili makamlar, sınır yetkilileri, ve savcılar arasındaki koordinasyonu ne kadar geliştirirlerse, uluslararası işbirliği o kadar kolaylaşacaktır. Tabi ki her üye devlet yasal olarak kendi yapılarına karar vermekte özgürdür ve Javier Solana’nın, benim veya Avrupa Konseyinin kontrolü altında değildir.

Yıl sonuna kadar Avrupa Birliğinin Haziran 2004’te benimsemiş olduğu eylem planının hemen hemen tümünü uygulamaya koymuş olacağız. İngiltere’nin dönem başkanı olduğu bu yılın sonuna kadar bakanlara 2006 yılını ve sonrasını kapsayan, gözden geçirilmiş bir orta vadeli eylem planı önerisi getirmeyi umuyorum. Üye devletlerin başlattığımız ivmeyi sürdüreceklerini ve bunu bir önceki kadar iddialı bir program haline getireceklerini umuyorum. Önümüzdeki yıl için birkaç alana öncelik verildi. Bunlardan biri Avrupa’nın kritik alt yapısını, özellikle de ulaşım, telekomünikasyon, enerji gibi ekonomik altyapısı ile yiyecek ve su, ve sağlık altyapısını koruma konusundaki çalışma. Nitekim iyi hedeflenmiş terörist saldırılarından, özellikle de bunların aynı anda birden fazla üye devlete yöneltilmesi halinde ciddi biçimde sarsılacak birçok sektör var.

Üye devletlerin bu işleri devam ettirmek isteyeceklerini umuyorum. Daha yapılması gereken pek çok iş var. Bu alanda oybirliği hala önemini koruyor. Maalesef yeni bir anayasa antlaşmasına sahip değiliz; böyle bir antlaşma Konsey’de gerekli çoğunluğu sağlamayı kolaylaştırırdı. Yeni bir antlaşma aynı zamanda demokratik kontrolleri, yasal kontrolleri ve sivil özgürlüklerin korunmasını da güçlendirirdi. Bugün bunu elimizdeki mevcut antlaşmaya dayanarak yapmak zorundayız. Bu mümkün, ama zor. Üye devletlerin bu yolda devam edeceklerine ve Birleşmiş Milletler’den NATO’ya kadar diğer ajanslarla birlikte çalışmak isteyeceklerine inanıyorum. Sonuçta iyimser olmaya devam ediyorum çünkü Avrupa’da ve dünyanın geri kalanında özgürlüğün radikal köktencilikten daha cazip olduğunu gördük.


(audio file)




Dönüşü Olmayan Karar

Ryan C. Hendrickson NATO’nun Bosna ve Hersek’teki ilk hava harekatı olan Deliberate Force Operasyonuna yol açan olaylar zincirini ve bunların önemini ele alıyor.

30 Ağustos 1995 sabahının erken saatlerinde NATO uçakları Sırpların işgali altındaki Bosna ve Hersek’te seçilmiş bazı hedeflere bir dizi hassas vuruş yaptılar. Bu saldırı ile NATO’nun ilk hava harekatı olan Deliberate Force Operasyonu başladı. İki buçuk hafta süren bu operasyon Bosnalı Sırpların iletişim sistemini darmadağın etti ve Soğuk Savaş’ın bitmesinden beri İttifak içinde NATO’nun rolü konusundaki görüşmelere hakim olan “alan dışı” tartışmalarına son verdi.

O tarihte son derece tartışmalı bir konu olmasına rağmen, aradan geçen on yılın sonunda Deliberate Force operasyonunun ve hava gücünün gayet akıllıca kullanılmış olmasının Bosna Savaşını önemli siyasi sonuçlarla ve Bosna ve Hersek adına gayet açık yararlarla sona erdirmekte ne kadar etkili olduğu daha açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra Allied Force operasyonunun gölgesinde kalsa da, büyük olasılıkla Deliberate Force operasyonu’nun NATO’nun Soğuk Savaştan sonraki dönüşümüne herhangi bir başka olaydan çok daha fazla katkısı olmuştur.

Bosna ve Hersek daha sonra NATO açısından çok önemli olmuşsa da, o sırada İttifak’ın eski Yugoslavya’daki çarpışmaları durdurmak için yürütülmekte olan uluslararası çabalara katılması zaman almıştır. 1991’de şiddet olayları patlak verdiği zaman önce Avrupa Topluluğu ve sonra da Birleşmiş Milletler çatışmaya son vermek ve barış ve istikrarı sağlamak amacıyla yürütülen çalışmalarda başı çektiler. Tam o tarihte Amerika Birleşik Devletleri Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i Kuveyt’ten çıkarmak için BM’in onayladığı bir koalisyon gücünün önderliğini yapmıştı, ve Birleşmiş Milletler’in “yeni bir dünya düzeni” kurma potansiyeli konusunda büyük bir iyimserlik hüküm sürüyordu.

Bosna Savaşı hem Birleşmiş Milletler hem de çatışmayı sona erdirmek için yapılan görüşmelere katılan tüm uluslararası kuruluşlar açısından son derece aydınlatıcı bir deneyim oldu. BM Koruma Gücü (UNPROFOR) daha sonra 38,000’e çıkan asker sayısıyla ihtiyacı olanlara insani yardım götürmek ve sivillerin zarar görmeyeceği “güvenli bölgeler” sağlamakla görevlendirildi. Ancak UNPROFOR’un siyasi açıdan tarafsız kalması bekleniyordu ve daha henüz ortada bir anlaşma olmadığı için belirli bir kararı uygulamakla görevlendirilmemişti. O tarihte UNPROFOR’u oluşturan Birleşmiş Milletler’in mavi bereli askerlerinin durumu için kullanılan tanım “koruyacak barışı olmayan barışı korumacılar” idi.

UNPROFOR hedefine ulaşmak için mücadele ederken NATO da Soğuk Savaşın bitişine uyum sağlamaya çalışıyordu. NATO devlet ve hükümet başkanları 1991 yılında yapılan Roma Zirvesinde yeni bir Stratejik Kavram üzerinde anlaşmaya vardılar. Bu Stratejik Kavram İttifak’ın toplu savunmanın ötesine geçmesini ve barışı koruma, çatışma önleme ve kriz yönetimi faaliyetleri gibi yeni güvenlik misyonlarını üstlenmesini mümkün kılıyordu. Böylece 1994’te ve 1995 yılının ilk yarısında NATO çeşitli BM Güvenlik Konseyi kararlarının ihlal edilmesine tepki olarak Bosnalı Sırp hedeflerine karşı sınırlı ölçüde kuvvet kullandı. Aynı zamanda İttifak, Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı General George Joulwan’ın yönetiminde BM’in eski Yugoslavya’nın tümüne karşı uyguladığı silah ambargosunun ve Sırbistan ve Karadağ’a karşı koyduğu ekonomik yaptırımların denetimini yaptı.

NATO’nun Bosna ve Hersek’e yaptığı ilk saldırılar bölgedeki politik gerçekleri değiştiremedi ve birçok analistin İttifak’ın Soğuk Savaş’tan sonraki dönemin güvenlik ortamında ne gibi bir yararı olduğunu sorgulamasına yol açtı. NATO’nun arka bahçesi denilebilecek bir bölgede bu kadar büyük bir insanlık faciasının yaşanmış olmasından dolayı bu analistlerin birçoğu NATO’nun Balkanlar’daki rolünü endişe verici buluyorlardı. Hem NATO’yu destekleyenler hem de NATO karşıtları sık sık İttifak’ın “alan dışına çıkmazsa işsiz kalacağını” söyleyip duruyorlardı.

Uluslararası medya çatışmaları tüm ayrıntılarıyla yayınladığı için uluslararası toplumun yavaş ve yetersiz tepkisi karşısında duyulan memnuniyetsizlik arttı. UNPROFOR askerlerinin çoğunun üstün hizmet vermesine ve 167 askerin görev sırasında yaşamını yitirmesine rağmen, UNPROFOR’un çatışmanın dinamiklerini etkilemeyi başaramaması Bosnalı Sırpların BM misyonunu alay konusu yapmalarına fırsat verdi. Nitekim hem NATO Genel Sekreteri Willy Claes, hem de kendinden önceki Genel Sekreter Manfred Wörner Birleşmiş Milletler’in krizi sona erdirememesi ve NATO’nun daha büyük bir rol üstlenmesi gerektiği konusundaki fikirlerini hiç sakınmadan sık sık dile getirmeye başladılar. Buna rağmen Müttefikler 1994’te ve 1995’in ikinci yarısı boyunca daha sert bir yaklaşım konusunda gereken politik fikir birliğini sağlayamadılar, ve en uygun davranışın ne olacağı konusunda tartışmalarını sürdürdüler.

NATO’nun ataleti kısmen UNPROFOR’un kompozisyonundan kaynaklanıyordu. Kanada, Fransa ve Birleşik Krallık da dahil olmak üzere birçok Müttefik, UNPROFOR’da kendi barışı koruma görevlilerini konuşlandırmışlardı ve Bosnalı Sırplara karşı girişilecek daha sert bir yaklaşımın kendi askerlerine karşı geri tepki yaratacağından korkuyorlardı. Bu arada harekat alanında askeri bulunmayan Amerika Birleşik Devletleri “ambargoyu kaldır ve vur” politikasını kabul ettirmeye çalışıyordu—yani, tüm bölgeye uygulanan ve özellikle Bosnalı Müslümanları cezalandıran silah ambargosunun kaldırılması ve Bosna’daki Sırp hedeflerinin havadan vurulması.

ABD’nin değişiklik konusundaki diplomatik baskısı son derece temkinliydi. Ekim 1993’te 18 Amerikalı ordu mensubunun Mogadişu’da (Somali) pusuya düşürülerek öldürülmesi BM’in Somali’deki misyonunu fiilen sona erdirdi ve politika belirleme işlevi üzerine gölge düşürdü. Üst düzeyli Amerikalı görevliler ve Pentagon’daki planlamacılar ulusal çıkarların tehlike altında olmadığı bir durumda kötü planlanmış bir başka operasyona daha dahil olmak ve savaş zayiatı riskini göze almak niyetinde değillerdi. Ayrıca CIA analistleri barışın tesis edilebilmesi için binlerce karacı asker gerekeceğini tahmin ediyorlardı.

1995 yılının Temmuz ayı ortalarında meydana gelen Srebrenice katliamı bir dönüm noktası oldu. Yetişkin ve çocuk yaştaki 8,000 kadar Bosnalı Müslüman erkeğin katledildiği, Yugoslavya’nın Çöküş savaşlarının bu en büyük vahşet olayı, tüm dünyayı sarstı ve Washington’u NATO’ya yeni bir yön vermek üzere harekete geçirdi. Getting to Dayton: The Making of America’s Bosnia Policy (Brookings Institution Press, 2000) adlı kitabın yazarı Ivo Daalder’e göre, Clinton yönetiminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Anthony Lake çok uzun süredir daha sert bir yaklaşımı savunuyordu, ve Müttefikleri yeni bir yöne doğru itmekte başı çekti.

Bosna Savaşında daha sert bir yaklaşımı destekleyen sadece Amerika Birleşik Devletleri değildi. Bosnalı Sırplar konusundaki tutumlar daha Srebrenica katliamından önce, çoğu Fransız olan BM barışı koruma görevlilerinin Mayıs 1995’te rehin alınmalarından itibaren giderek sertleşmekteydi. Dolayısıyla Fransa devlet başkanı Jacques Chirac da daha radikal ve daha müdahaleci bir politikayı savunuyordu.

Ağustos 1995 tarihinde “dual-key” (çift anahtar) düzenlemelerinde önemli bir değişiklik yapıldı. “Dual-key” düzenlemeleri 1993 yılında NATO’nun kuvvet kullanımını yönetmek amacıyla oluşturulmuştu ve NATO’nun her türlü askeri müdahalesi için hem BM hem de NATO görevlilerinin onayının alınması şartını getiriyordu. Birleşmiş Milletlerin onayı Ağustos 1995’e kadar BM Genel Sekreterinin Yugoslavya’daki Özel Temsilcisi Yasushi Akashi’nin yetkisindeydi. Srebrenice katliamından sonra Akashi’nin yetkisi UNPROFOR’un askeri komutanı Fransız General Bernard Janvier’ye verildi. NATO’nun onay yetkisi ise Napoli’de bulunan Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Amiral Leighton W. Smith’in elindeydi.

28 Ağustos 1995’de bir Sırp havan topunun Saraybosna’da bir pazar yerine düşerek 38 sivilin ölümüne, 85 kişinin de yaralanmasına yol açması, Deliberate Force operasyonunu tetikledi. General Janvier o tarihte yerinde olmadığı için, İngiliz Korgeneral Rupert Smith Bosnalı Sırpların bir kez daha BM Güvenlik Konseyi kararını ihlal ettiklerini, ve bu defa NATO’nun kuvvet kullanacağını bildirerek Amiral Leighton W. Smith ile eşgüdümlü olarak BM’in onayını verdi.

En son UNPROFOR askeri de Bosna Sırp topraklarından ayrılır ayrılmaz Deliberate Force operasyonu başlatıldı. General Janvier’nin 1 Eylül’de imzaladığı ateşkes anlaşmasından sonra kısa bir süre bombardımana ara verildiyse de, 5 Eylül sabahı erken saatlerde bombardıman yeniden başladı. 3515 sorti ve 338 hedefe atılan 1026 bombadan oluşan bu harekata o tarihteki 16 NATO Müttefiki’nin neredeyse hepsi bir şekilde katkıda bulundu. NATO hiçbir kayıp vermedi; ancak harekatın ilk günü bir Fransız Mirage 200K uçağı düşürüldü ve uçak mürettebatı Bosnalı Sırplar tarafından esir alındı.

Deliberate Force Operasyonuna dahil olan çok sayıdaki insan arasında NATO Genel Sekreteri Willy Claes perde arkasında özellikle etkili bir rol oynadı. Claes’in Belçika’da yaşadığı kişisel politik sorunlar arkasında bıraktığı mirasa gölge düşürmüş ve bir buçuk yıl görevde kaldıktan sonra NATO’dan ayrılmak zorunda bırakmış olsa da, Deliberate Force Operasyonunun başarıyla sonuçlandırılmasında kendisinin çok büyük payı vardır.

NATO Genel Sekreteri olarak görev yaptığı kısa süre içinde Claes, Kuzey Atlantik Konseyi toplantılarını özellikle de Deliberate Force operasyonu öncesinde, görüşmeleri bir fikir birliğine ulaşılana kadar saatlerce sürdürmeye hazır, kararlı bir lider olarak dikkat çekti. Richard Holbrook’un To End A War (Random House, 1998) adlı kitabında anlattığı gibi, Amiral Leighton W. Smith ve Korgeneral Rupert Smith BM ve NATO’nun onayını verdiklerinde Claes kendilerini fiilen destekledi, ve böylece hava harekatının Müttefikler arasında daha fazla tartışma olmadan yürümesine imkan sağladı. General Javier geçici bir ateşkes için Bosnalı Sırp komutanlarla görüşürken Claes, Javier’e, diğer BM görevlilerine, ve Kuzey Atlantik Konseyi’ne NATO’nun bölgedeki tutumları değiştirmek için kararlılık göstermesi gerektiği gerekçesiyle hava saldırılarını yeniden başlatmaları için büyük ölçüde politik baskı yaptı.

Claes’in General Joulwan ile ilişkisi de hava harekatının başarısı açısından önemliydi. General Joulwan Banja Luka’daki Bosna Sırp askeri pozisyonlarına karşı Tomahawk füzeleri kullanmak için politik destek talep ettiği zaman Claes ona arka çıktı. 10 Eylül sabahının erken saatlerinde Tomahawk füzelerinin kullanılması bir hayli eleştiriye yol açtı—hatta NATO büyükelçileri arasında bile. Ancak bugün Deliberate Force: A Case Study in Effective Air Campaigning (Air University Press, 2000) adlı kitabın yazarı Albay Robert C. Owen ve onun gibi birçok askeri analist Tomahawk füzelerinin kullanılmasının NATO’nun kararlılığını göstermekte çok önemli olmuş olduğunu ve bu nedenle çatışmayı sona erdirmeye yardımcı olmuş olabileceğini ileri sürmekteler.

Bosnalı Sırplar Deliberate Force operasyonundan sonra Hırvatistan, Bosnalı Hırvat ve Bosnalı Müslüman kuvvetlerin ortak saldırıları karşısında savaşın başından beri ellerinde tuttukları toprakları korumakta giderek zorlanmaya başladılar. Bu nedenle 1 Kasım’da Dayton, Ohio’da savaşı sona erdirmek için başlatılan görüşmelere savaşın başında olduklarından çok daha istekli olarak katıldılar. Bu bakımdan Deliberate Force operasyonu Bosna ve Hersek için bir çerçeve oluşturmayı başaran ve bugün hala yürürlükte olan Dayton Barış Anlaşması’nın yolunu açmış oldu.

Yürürlüğe girmesinden beri geçen on yılın sonunda Dayton Barış Anlaşması henüz Bosna ve Hersek çatışmasını çözümleyebilmiş değil, ve barış süreci de henüz kendi kendini idame ettirebilecek hale gelemedi. Halen ülkede 7000’den fazla asker mevcut ve bunların çoğu Aralık 2004’ten beri Avrupa Birliği himayesinde konuşlandırılmakta. Uluslararası yöneticiler Bosna’nın siyasi yaşamında müdahaleci bir rol oynamaya devam etmekte, ve sık sık yerel görevlilerin aldıkları kararları hükümsüz kılmaktalar. Bununla beraber Dayton Barış Anlaşması, yürürlüğe girmesinden önceki dört yıl içinde 100,000’den fazla insanın ölümüne neden olan Avrupa’nın İkici Dünya Savaşından sonraki en kanlı çatışmasını sona erdirmeyi başardı. Bosnalılara ülkelerini yeniden inşa ederken kendilerine de daha iyi bir gelecek oluşturabilme imkanı sağladı.

Deliberate Force operasyonu ayrıca hem NATO’nun hem de uluslararası toplumunun yeniden inanılırlık kazanmalarını sağladı. İttifak Bosna ve Hersek’e askeri müdahalede bulunmakla kesinlikle alanı dışına, yani Müttefik topraklarının dışına çıkmış oldu. Ayrıca NATO hem başarılı bir çokuluslu askeri kampanyayı denetleyebildiğini, hem de 5. Madde dışı, yani toplu savunmanın dışındaki amaçlar doğrultusunda kuvvet kullanabildiğini gösterdi.

Dayton Barış Anlaşması şartları doğrultusunda NATO ilk defa olarak barışı koruma işine dahil oldu. İttifak anlaşmanın askeri boyutunun uygulanmasını denetlemek ve ülkenin yeniden savaşa sürüklenmesini engellemek amacıyla 60,000 askerlik IFOR’a önderlik etti. Ayrıca Bosna’daki konuşlandırmanın bir çok yararı oldu. Örneğin, 2000 kadar Rus asker ve subayı NATO önderliğindeki yapılara entegre oldular. Beş yıl önce imkansız gibi görünen bir değişiklik sonucunda bu askerler yedi yıl boyunca NATO’daki meslektaşlarıyla omuz omuza çalıştılar.

Deliberate Force operasyonu ayrıca NATO’nun Balkanlar’a yönelik daha geniş taahhüt ve angajmanının habercisi oldu. 1999’da NATO Kosova’daki etnik temizlik hareketini durdurmak için Slobodan Miloseviç ve askeri kuvvetlerine karşı 78 günlük başarılı bir hava harekatı daha yaptı. Bu harekatın ardından bugün hala konuşlanmakta olan bir başka NATO barışı koruma misyonu, Kosova Gücü (KFOR) oluşturulup konuşlandırıldı. Ve 2001 yılında NATO bir başka savaşı engellemek ve bölgeye barış ve istikrar getirmek amacıyla eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyetine* karşı önleyici mahiyette müdahalede bulundu.

Müttefiklerin Bosna ve Hersek’e müdahalede bulunmak için gereken politik fikir birliğini sağlamaları çok uzun zaman almışsa da, İttifak bir kere çatışmanın nedenleri ile yüzleşmeye karar verdikten sonra, şiddet olaylarını hızla sona erdirmeyi ve barışı oluşturacak yollar geliştirmeyi başardı. Bu şekilde Deliberate Force operasyonu NATO açısından yeni bir dönem başlattı; İttifak’ın bugün uğraştığı 5. madde dışı çok daha geniş kapsamlı misyonların temelini oluşturdu; ve NATO’yu sadece kendi toplu savunmasını sağlamanın çok ötesine taşıdı.

Ryan C. Hendrickson Eastern Illinois Üniversitesi’nde siyasal bilimler profesörüdür ve yakında çıkacak olan “Diplomacy and War at NATO: The Secretary General and Military Action After the Cold War” (University of Missouri Press) adlı kitabın yazarıdır.




Özel

NATO’nun KBRN Savunma Kapasitesinin Arttırılması

NATO’nun Çokuluslu Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer (KBRN) Savunma Taburu hem yeteneklerdeki eksikliklere etkili bir çözüm, hem de NATO’nun gelecekteki dönüşümü için bir model teşkil etmektedir.

Bu çokuluslu, yüksek hazırlık düzeyindeki birim sadece NATO’nun kitle imha silahlarının oluşturduğu tehditle başa çıkma konusundaki inanılırlığını arttırmakla kalmamakta, aynı zamanda Müttefiklerin gelecekteki kuvvet oluşturma ve savunma planlama süreçlerini iyileştirmeleri için bir yol sunmaktadır.

NATO’nun Uluslararası Askeri Karargahı Plan ve Politika Bölümü’nün Nükleer, Biyolojik, ve Kimyasal Silahlar dairesinden Yarbay Rainer Bürling’e göre, “Bu tabur NATO’nun transformasyonunun nasıl ilerleyeceğini gösteren bir modeldir.” “Eğer bugünkü ilerlemeler sürdürülebilirse, tabur yeni müşterek yeteneklerin nasıl geliştirileceği, müşterek eğitim, ve alınan derslerin nasıl değerlendirileceği konusunda Müttefikler için bir prototip sağlayabilir.”

Bu çokuluslu KBRN Savunma Taburunun temel misyonu, nerede konuşlanmış olurlarsa olsunlar, NATO müşterek kuvvetlerine ve komutanlıklarına nükleer, biyolojik ve kimyasal saldırılara karşı hızla konuşlandırılabilen ve inanılır bir savunma sağlamaktır. Uygulamada bu NATO Mukabele Gücü’nün NBK kitle imha silahlarıyla yapılan bir saldırı karşısında sonuç yönetimi operasyonlarını yürütme kapasitesi de dahil olmak üzere her türlü savunma yeteneğine sahip olması demektir. Bu tabur aynı zamanda Müttefik ülkelerin sivil makamlarına yardımcı olmakla da görevlendirilebilir. Örneğin, 2004 Olimpiyat Oyunları ve Engelliler Olimpiyatları sırasında bu tabura bağlı unsurlar NATO’nun Yunanistan hükümetine KBRN savunma desteği sağlayabilmesi için Halkida bölgesinde konuşlandırılmıştı.

Tabur bir Karargah Bölüğü, bir Müşterek Değerlendirme timi, ve ayrıca bir Nükleer-Kimyasal Keşif Bölüğü, bir Biyolojik Tespit Yeteneği ve konuşlandırılabilir bir NBK Analitik Laboratuarından oluşmaktadır. Bu yetenekler taburun NBK keşif operasyonları yürütebilmesine olanak sağladığı gibi, nükleer, biyolojik ve kimyasal maddelerin ve kimyasal ve biyolojik savaş maddelerinin anında tespit edilip tanımlanabilmesi için gereken gezici bir toplama ve analiz tesisi sağlar. Bu da taburun muharebe sahasında NBK değerlendirmeleri yapabilmesine ve NATO komutanlıklarına önerilerde bulunabilmesine imkan verir. Tabur ayrıca hafif ve ağır kirliliği temizleme bölükleri de içerir; böylece tabur, temizleme operasyonlarını da gerçekleştirebilir.

Müttefiklerin NBK savunma alanındaki yeteneklerinin geliştirilmesi ile ilgili çalışmalar Müttefiklerin Prag Yetenek Taahhütlerinin bir parçası olarak nükleer, biyolojik, kimyasal, ve radyolojik silahlara karşı beş savunma girişimini onayladıkları Kasım 2002 Prag Zirvesine dayanır. KBRN Savunma Taburu, Prag’da İttifak’ın bir prototip NBK mukabele timi ve bir prototip konuşlandırılabilir NBK Analitik Laboratuarı kurulması yönünde aldığı kararların hızla hayata geçirilişinin bir göstergesidir.

Bir tabur kurma kararı NATO savunma bakanlarının Brüksel’de Haziran 2003’te yaptıkları toplantıda alınmıştır. Aralık 2003’te taburun Çek Cumhuriyeti’nde faaliyete girmesiyle operasyonel yeteneklerin ilk aşaması başarılmıştır. Haziran 2004’teki İstanbul zirvesinde NATO’nun onayından ve altı aylık bir eğitimden sonra taburun “tam anlamıyla operasyonel” hale geldiği duyurulmuştur. Aynı zamanda KBRN Savunma Taburu NATO Mukabele Gücünün altı aylık rotasyonunun da parçası olmuştur.

Çokuluslu KBRN Savunma Taburunun operasyonel kavramı komutanlıkların rotasyonu ilkesine dayanır. Bir başka deyişle, aynı NATO Mukabele Gücü gibi bu tabur da tek bir hazır kuvvet değildir. Daha ziyade İttifak ülkelerinden gelen ve her biri bir devletin komutası altında belirli bir süre için hizmet veren farklı birimler ve alt birimlerden oluşur.

Komutayı yürüten devlet, temel karargah personelini sağlar ve komuta ve kontrol düzenlemelerinden, standart operasyon yöntemlerinin korunmasından, hazırlıklı olma düzeyinin muhafazasından ve toplu eğitimin planlanma ve yürütülmesinden sorumludur. Katkıda bulunan uluslar işlevsel yetenekler sağlarlar. Misyonun ihtiyaçlarına göre gerekli asker, teçhizat ve lojistik desteği sağlamak da buna dahildir.

Almanya 1 Temmuz 2004 tarihinde Çek Cumhuriyeti’nden komutayı devralmıştır. 1 Temmuz 2005’te İspanya KBRN Savunma Taburu’nun üçüncü komutanı olmuştur.









Özel

NATO’nun Füze Savunma Sisteminin Güçlendirilmesi

Kitle imha silahlarının ve bunları atma sistemlerinin yayılmasının oluşturduğu tehdidin giderek büyümesi karşısında NATO, İttifak’ın füze savunma sistemlerini güçlendirmektedir.

Bu yıl Mart ayında Kuzey Atlantik Konseyi’nin İttifak’ın Çok Katmanlı Harekat Alanı Balistik Füze Savunma yeteneğinin Program Yönetim Örgütü ile ilgili tüzüğü onaylamasıyla, İttifak harekat alanı füze savunma yeteneği konusundaki çalışmalarında bir dönüm noktasına ulaştı.

Bu karar ile NATO’nun Çok Katmanlı Harekat Alanı Balistik Füze Savunma Programının yönetimi için bir Program Dairesi kuruldu. Bu daireye Brüksel ve Lahey’deki NATO Komuta, Kontrol ve Danışma Ajansı (NC3A) ev sahipliği yapacak. Program Dairesinin kurulması ile 2010 yılında operasyonel yetenek düzeyinin ilk aşamasına ulaşması beklenen Çok Katmanlı Harekat Alanı Balistik Füze Savunma sisteminin uygulamaya geçmesinin yolu açılmış oldu.

Çok Katmanlı Harekat Alanı Balistik Füze Savunma sistemi, konuşlanmış bulunan İttifak kuvvetlerini kısa ve uzun menzilli balistik füzelere karşı korumakta kullanılacaktır. Sistem, ülkelerin harekat alanı füze savunma sistemlerini gelen balistik füzeleri fırlatılma, yarı yol ve final aşamalarında tespit edip durdurabilecek alçak ve yüksek irtifalı savunma sistemlerinden oluşan, tek ve konuşlandırılabilir bir “sistemler sistemi” halinde bir araya getirecektir. Sistem aynı zamanda jet uçakları, cruise füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma yeteneğine de sahip olacaktır.

Alçak irtifada savunma sisteminin “belkemiğini” ABD ordusunun Patriot Füzeleri ile ilgili İleri Düzeyli Yeteneği–III (PAC-3), ABD-Alman-İtalyan müşterek Orta Menzilli Hava Savunma Sistemi (MEADS), ve Fransız-İtalyan Satıhtan Havaya Orta Menzilli Füze sistemi (SAMP-T) oluşturacak ve operasyon yeteneğinin ilk aşamasına dahil edileceklerdir. Denizde üslenen Amerikan Standart Füze-3 ve Harekat Alanı Yüksek İrtifa Bölge Savunması (THAAD) gibi savunma sistemleri, 2013 yılı için planlanan tam kapasiteye ulaşmak için daha sonraki bir tarihte sisteme dahil edilecekler.

Bu sistemleri birbirine bağlayan yapı ortak Hava Komuta ve Kontrol Sistemi (ACCS), İki Stratejik Komutanlık Otomatik Bilgi Sistemi (Bi-SCAIS) ve NATO’nun muharebe yönetimi ve komuta, kontrol, iletişim ve istihbarat yeteneği (BMC31) sağlamak için geliştirmekte olduğu bir iletişim bölümü ile sağlanacak. Maliyeti tahminen 700 milyon Euro olacak olan bu sistem, İttifak’ın ortaklaşa finanse edilen en büyük projesi olabilir. Sistemin uluslara ait olan unsurlarının maliyetinin ise birkaç kat fazla olacağı tahmin ediliyor.

SCUD füzeleri gibi balistik füzelerin yarattığı tehdit 1991’deki Körfez Savaşından beri gayet iyi bilinmektedir. Halen 20’den fazla devletin balistik füzelere sahip olduğuna inanılmaktadır. Bu devletlerden bazıları aynı zamanda kimyasal, nükleer ve biyolojik savaş başlıkları da geliştirdikleri için, etkili bir füze savunma sistemine duyulan ihtiyaç artmıştır.

NATO’nun Savunma Yatırımı Bölümü’nde Müşterek Silahlanma Dairesi Başkan Vekili Bernd Kreienbaum, “NATO gelecekte nerede çalışırsa çalışsın, kuvvetleri taktik füzelerin potansiyel tehdidiyle karşı karşıya olacak,” diyor. “Taktik füzelerin yarattığı tehdit konusunda Müttefikler arasında tam bir fikir birliği mevcuttur.”

Bu nedenle NATO aynı zamanda NATO-Rusya Konseyinin himayesi altında Rusya ile gelecekteki müşterek harekat alanı füze savunma operasyonlarını desteklemek konusunda işbirliği yapmaktadır. NC3A da halen NATO ile Rusya arasında birlikte çalışabilirlik kavramları geliştirmeyi amaçlayan bir çalışma yürütmektedir.

NATO aynı zamanda büyük ölçekli füze savunma çalışmalarını da ilerletmektedir. Uluslararası Bilimsel Uygulamalar Şirketi (SAIC) önderliğindeki bir transatlantik konsorsiyum, İttifak topraklarını, kuvvetlerini ve nüfuslarını füze tehditlerinin tüm yelpazesine karşı korumayı amaçlayan büyük ölçekli bir füze savunma yapısının fizibilitesi ile ilgili çalışma raporlarını tamamlamıştır.

NATO liderlerinin 2002 Prag Zirvesinde başlattıkları bu fizibilite çalışması, Ulusal Silahlanma Direktörleri Konferansının yetkisi altında yürütülmekte ve Müttefikler arasında danışmaları kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. Bu da İttifak çapında tam ölçekli füze savunma kapasitesi konusunda yeni kararlara yol açabilir. Çalışma İttifak çapında bir Füze Savunma Sisteminin teknik fizibilitesini, zaman ölçeğini ve maliyetini incelemekte, ve sistemin komuta ve kontrol yapısı ve mevcut ve planlanmakta olan sistemlerin askeri operasyon şartlarını karşılayacak şekilde dengelenmesi gibi kritik konuları ele almaktadır.


 

 




Büyüme Sancıları

Peter Vam Ham giderek daha küresel bir rol üstlenmekte olan NATO’nun önündeki sorunları inceliyor.

NATO’nun giderek büyüyen politika gündeminin hem iyi hem kötü yanları var. NATO artık Avrupa ve Kuzey Amerika dışında kalan alanlardaki faaliyetlerde elini kolunu bağlayan “alan dışı” tartışmalarıyla sınırlanmıyor. Öte yandan, öyle görünüyor ki, bugün artık hiçbir güvenlik sorunu NATO’nun alanı dışında kalmıyor.

NATO, 11 Eylül’deki terörist saldırılardan sonra toplu savunma maddesini (Madde 5) harekete geçirdiğinden beri London School of Economics’ten Christopher Coker’ın dediği gibi, artık “Batının Küresel Polisi”, yani dünyada demokrasi ve küreselleşmenin yayılmasına yardım eden bir örgüt haline geldi. Bugün NATO sadece İttifak alanının dışına çıkmakla kalmıyor, kendisinden uluslararası terörizm ve kitle imha silahlarının (KİS) yayılmasını önleme, Büyük Orta Doğu’nun demokratikleşmesine yardım, Irak güvenlik güçlerinin eğitimi ve Afrika Birliği’nin Darfur’daki operasyonunu destekleme gibi çok çeşitli sorunları üstlenmesi de bekleniyor.

İttifak, sivil olağanüstü hal planlaması alanında da yeni sorumluluklar üstlenmeye başladı. Asya’daki “tsunami” felaketi sonrasında De Hoop Scheffer, böyle bir olayın Avrupa-Atlantik sahası dahilinde olması halinde NATO Mukabele Gücü’nün yardım etmek üzere konuşlandırılabileceğini belirtti. Nitekim, NMG’nin bazı unsurları, ABD’nin güneyindeki Alabama, Louisiana ve Mississippi eyaletlerini vuran Katrina kasırgasının neden olduğu felaketlere yardımcı olmak için derhal harekete geçti.

NATO’nun gündemindeki çeşitli girişimler, faaliyetler ve operasyonlar İttifak’ın değişen stratejik ortamın sorunları ile baş edebilme çabasını göstermektedir. Bütün bunlar aynı zamanda İttifak’ın ABD’nin dış politika öncelikleri açısından önemini koruması için önemlidir. NATO’nun “yapılacaklar” listesinin giderek uzaması bir açıdan da Amerikalı politika belirleyicileri ve fikir adamlarının NATO’nun stratejik ağırlığını ABD dış politikasına yaptığı katkılarla bağlantılı hale getirmelerinden, ve Avrupalı müttefiklerin, NATO’nun alan dışı operasyonları veya yeni misyonları reddetmesinin kendi zararına olacağının bilincine varmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

ABD’li politika belirleyiciler ve fikir adamları uzun zamandır, NATO’nun Orta Doğu üzerinde daha fazla yoğunlaşmadıkça ve misyonlarını terörizmin ve kitle imha silahlarının yarattığı sorunları ele alacak şekilde yeniden düzenlemedikçe önemini yetirme riski ile karşı karşıya kalacağını iddia etmektedirler. Fransa ve Birleşik Krallık gibi bazı ülkeler Washington’da hala biraz etkili olabilirler, ama daha küçük müttefikler, NATO olmasa ABD dış politikasında herhangi bir etkileri olmayacağını gayet iyi biliyorlar. Amerika Birleşik Devletleri dünyadaki tek süper güç olduğundan Washington’u etkilemek adeta dünya tarihinin yeniden yazılmasına yardımcı olmak gibidir. Dolayısıyla, Avrupalıların kolektif ve tutarlı bir Batı stratejisi yaratabilmek için gereken fonksiyonel bir politik platformu sunacak bir NATO’ya ihtiyaçları var. Alman Başbakanı Gerhard Schröder’in Şubat ayındaki Münih Güvenlik Konferansı’nda “NATO’nun artık transatlantik ortakların stratejileri tartışacakları ve koordine edecekleri yegane forum olmaktan çıktığı” yönündeki sözlerinin gerisinde yatan mantık budur.

Birçok Avrupalı, ABD’nin sık sık Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası örgütleri karşısına alan tutumunun NATO’yu da etkileyeceğinden korkuyor. ABD Dışişleri Bakanı Donald Rumsfield’in şu sözleri hala sık sık tekrarlanıyor: “Bugünün dünyasında koalisyonları misyonlar belirler; koalisyonlar misyonları değil”. Avrupalılar için durum açıktır: Washington yeni NATO faaliyetleri için bir çağrı yaptığında, Avrupalılar genellikle “evet” demek mecburiyetini duymaktalar. Ancak şimdi sorun, NATO’nun bu istekler ve beklentilere cevap verebilecek politik ahenk ve askeri imkanlara sahip olup olmadığıdır.

NATO’nun dönüşümü

NATO, on yıldan biraz daha fazla bir sürede, toplu savunmaya odaklanmış bir örgütten, barışı tesis etmekte ve korumakta dünyanın en deneyimli örgütüne dönüşmüştür. 1990’ların başlarındaki Körfez Savaşı sırasında Fransa, Birleşik Krallık ve diğer Avrupalı müttefikler Kuveyt’ten Iraklıları çıkartan ABD başkanlığındaki koalisyona katkıda bulunurlarken NATO bir kenarda durdu. Ancak 1995’e gelindiğinde NATO, Bosna ve Hersek’te üç buçuk yıldır süren savaşa son verecek olan hava saldırısını başlatarak ve daha sonra barış anlaşmasının askeri yönlerinin uygulanmasına nezaret edecek olan 60,000 kişilik kuvvete başkanlık ederek nihayet sahnedeki yerini aldı. Bunu takip eden günlerde NATO, karadaki görevini genişleterek barışı tesisten, barışı koruma ve ulus kurma alanına geçti.

90’lı yıllarda NATO, eski Yugoslavya’daki etnik çatışmalara karşı daha müdahaleci bir tutum içine girmeye başladı. Burada yaşanmakta olan insani felaket karşısında NATO 1999 yılında Kosova’da yürütülen etnik temizliği durdurmak amacıyla bir “ insani müdahale” girişimi başlattı. 2001 yılında Arnavut isyancılar ve Üsküp hükümeti arasındaki çatışmalar kontrolden çıkma belirtileri gösterdiğinde, İttifak ortalığı yatıştırmak amacıyla önceden davranarak eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti’nde* konuşlandı.

NATO’nun 1999’daki Washington Zirvesi’nde müttefikler, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri değişen güvenlik ortamını yansıtacak yeni bir Stratejik Kavram üzerinde anlaştılar. Ve gerek Washington Zirvesi gerek 2002’deki Prag Zirvesi’nde Müttefikler, Savunma Yetenekleri Girişimi ve Prag Yetenek Taahhütleri gibi Avrupa’nın askeri yeteneklerini güçlendirecek ve Avrupa kuvvetlerinin daha hızla hareket edebilecek ve daha uzak mesafelere gidebilecek şekilde teçhiz edildiğini garanti edecek önemli girişimler başlattılar.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden beri NATO’nun geçirdiği dönüşüm son derece önemli olmasına rağmen bu dönüşümün her adımında NATO’nun temel görevleri konusunda hararetli tartışmalar da yaşandı. Örneğin 2000 yılındaki seçim kampanyasında Bush’un danışmanlığını yapmakta olan Condoleezza Rice şöyle demişti: “Kosova ve Bosna ve Hersek’te çocukları yuvaya götürmeleri için 82. Hava Birliği’ne ihtiyacımız yok”. Kuzey Atlantik Konseyi’nde tüm kararlar oybirliği ile alınmasına rağmen, özellikle Kosova harekatı gerek Avrupalılar gerek Amerikalılar arasında karışık duygular uyandırmıştı.

Kosova harekatında NATO kuvvetlerinin % 75’ini Amerika Birleşik Devletleri sağladı ve dolayısıyla savaşın gidişatı ve hızını da o belirledi. Sonuçta, Avrupalı müttefikler kuvvetlerinin bazı alanlarda ciddi eksiklikleri olduğunu anlayarak marjinal bir konumda kaldıklarını hissettiler. Bu alanlar C4 ISR (komuta kontrol, komünikasyon ve bilgi işlem, istihbarat, gözetleme, keşif), akıllı silahlar ve her hava şartına uygun varlıklardı. Kosova, bir çok Amerikalı için bir “komite tarafından açılan savaş”ın boyutlarının ne olabileceğini gösterdi. Bir çok Amerikalı için Kosova olayı komiteler vasıtasıyla savaş açmanın kısıtlılığını ortaya koydu ve, doğru veya yanlış, ABD’nin NATO ile ilgili görüşünü değiştirdi. Kosova aynı zamanda gelecek konusunda da bir ipucu verdi zira ABD’li muharip kuvvetler buradan çekildikten sonra barışı koruma görevinin büyük bölümünü Avrupalılar yürütmeye başladı.

NATO içinde bir iş bölümü geliştirilmesine dair sert tartışmalar yürütülürken 11 Eylül saldırıları önümüzde yeni bir stratejik devir açtı. NATO’nun 1999’daki yeni Stratejik Kavramı uluslararası terörizmden üstün körü söz ediyordu, ancak bu olaydan sonra “teröre karşı küresel savaş” tüm NATO müttefikleri için bir güvenlik paradigması haline geldi. Nitekim, daha Kosova’nın anıları zihinlerden silinmemişken patlak veren 11 Eylül saldırıları karşısında Avrupalı Müttefikler hemen 5. Maddeyi yürürlüğe koydular. Buna rağmen Washington, El Kaide ve Afganistan’daki Taliban rejimine karşı NATO ile değil de bazı seçilmiş müttefiklerle birlikte savaş açmayı yeğledi. Buna gerekçe olarak da Avrupalı kuvvetlerin bu tür bir savaşta gereken hassas vuruş yeteneklerinden yoksun olduğunu ileri sürdü.. Böylece, Avrupalı kuvvetler ancak sıcak savaşın büyük bölümü bittikten sonra barışı korumak üzere burada konuşlandırıldılar. Bunu takiben Ağustos 2003’te, NATO, Kabil’deki BM görev yönergesi ile yürütülen Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’nün (ISAF - İttifak’ın Avrupa-Atlantik sahası dışındaki ilk misyonu) komutasını üstlendi.

Afganistan’ın işgali ve daha sonraki istikrar sağlamaya yönelik operasyonlarda müttefiklerin desteği büyüktü zira her iki durumda da BM yönergeleri askeri eylemi meşru kılıyordu. Ancak Irak konusunda durum böyle değildi. Daha da kötüsü, Saddam Hüseyin’in yakalanmasına uzanan süreçte, Irak’ın işgalinin bu ülkeye ne gibi bir yarar sağlayacağı konusu Kuzey Atlantik Konseyi görüşmelerinde yer dahi almıyordu. İttifak’ın belli başlı üyeleri arasında bu konuda birbirine tamamen zıt fikirlerin olmasından dolayı NATO’nun dışlanması anlaşılabilir olmakla beraber, bu olay NATO’nun Batıyı ilgilendiren temel güvenlik konularında politik bir platform olma niteliğini büyük ölçüde zayıflattı.

Haziran 2004’te yapılan İstanbul Zirvesi’nde, Müttefikler, Irak hükümetine Irak güvenlik güçlerini eğitmeyi teklif etmeye karar verdiler. Ancak ABD’nin NATO’nun muharebe alanında daha fazla görev alması yönündeki çağrısına rağmen İttifak, Afganistan’da üstlendiği göreve benzer bir görevi Irak’ta da üstlenmeyi kabul etmedi. Öyle anlaşılıyor ki, Irak’ın işgaline karşı çıkan müttefikler artık çizgiyi çekmişlerdi.

İleriye uzanan yol

Soğuk Savaş sırasında NATO’nun rolü gayet açıktı. Bu nedenle, farklılıklara rağmen, Müttefiklerin dikkatlerini toplayıp topu takip etmeleri nispeten daha kolaydı. Bugün ise, NATO o kadar çok topla oynamaktadır ki, bu toplardan bir veya birkaçının kaçması riski vardır. Bu da, İttifak’ın adına ve müttefiklerin güvenlik çıkarlarına zarar verebilir.

NATO “alan dışı” operasyonları ne kadar çok üstlenirse, yenilerini üstlenmesi için üzerindeki baskı da o kadar artmaktadır. Nitekim, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, İttifak’a Afrika’da daha fazla rol alması için çağrıda bulunmuştur. Ayrıca diğer politika belirleyiciler ve analistler de NATO için gelecekte İsrail ve Filistin arasında yapılacak bir Orta Doğu barış anlaşmasını kontrol etmesi ve hatta Kıbrıs’ta işlerin normale dönmesine yardımcı olması gibi roller düşünmektedirler.

Kosova harekatı Avrupalı müttefiklere, eğer askeri açıdan ABD nezdindeki önemlerini korumak istiyorlarsa, askeri yeteneklerini daha iyi hale getirmek zorunda olduklarını açıkça göstermiştir. Nitekim bazı analistler, ABD ile Avrupa arasındaki doktriner ve askeri-teknolojik açık kapatılmadığı takdirde NATO’nun bir askeri ittifak olarak geleceğinin karanlık olduğu görüşündeler. Sonuçta NATO, Norfolk’taki (Virginia, ABD) Müttefik Dönüşüm Komutanlığı’nın kurulması da dahil olmak üzere iddialı bir dönüşüm süreci başlatmıştır. Ancak bu dönüşüm ruhunun Nisan 1999’dan beri değişmemiş olan NATO Stratejik Kavramı’na da ulaşması gereklidir.

Müttefiklerin, NATO’nun jeo-stratejik öncelikleri, kuvvet kullanımı ve nükleer silahların rolü konusundaki tutumunu açıkça belirleyecek bir Stratejik Kavram için çalışmalara başlamaları ideal olurdu. Ancak bu tür tartışmalı konularda bir fikir birliğine varmak zor olacaktır. Sonuç olarak, müttefikler bugüne kadar bu sorunlar kutusunun kapağını açmamayı tercih etmişlerdir. Bu durum anlaşılabilir olmakla beraber, İttifak’ın temel stratejik konular üzerinde fikir birliği sağlamadan daha ne kadar dayanabileceği pek açık değil. Nitekim Avrupalı müttefikler, haklı olarak, eğer kendilerinden savaş sonrası barışı koruma ve ulus kurma görevi istenirse, bir savaşa girilmeden önce karar mekanizmasında da yerleri olması gerektiğini düşünüyorlar.

Başbakan Schröder’in de dediği gibi, NATO’yu canlandırmak için müttefiklerin, Kuzey Atlantik Konseyi’ni transatlantik güvenlik diyaloğu için bir forum olarak güçlendirme çabalarına devam etmeleri gereklidir. Bu noktada De Hoop Scheffer’in NATO’yu daha politik bir ittifak haline getirmek için başlattığı gözden geçirme süreci son derece önemli bir rol oynayacaktır.

Gelecekte, Kuzey Atlantik Konseyi öncelikleri belirlemek zorunda kalacaktır. Bu da, bazı görevleri kabul etmemesi (ne kadar önemli olursa olsunlar), ve bazı operasyonları üstlenmemesi (ne kadar övgüye layık olursa olsunlar) demektir. Bir alternatif de “yapılandırılmış işbirliği” olabilir. Danimarka Dışişleri Bakanı Ben Bot’un önerisi olan bu işbirliği, AB terminolojisinde bazı küçük grupların herkesin onayı gerekmeksizin, belirli faaliyetleri üstlenebilecekleri anlamına gelmektedir. Bu da NATO’nun ilerideki sorunlarla başa çıkabilmesini sağlayacak zihniyete ve yapıya sahip esnek bir örgüte dönüşmesine yardımcı olur. Ancak bunun bir dağılmaya neden olmaması için bütün müttefiklerin aynı telden çalmaları gerekmektedir. İçerdiği tüm zorluklara rağmen yeni bir Stratejik Kavram geliştirmek NATO’nun ihtiyacı olan transatlantik katarsis olacaktır.

Peter van Ham Lahey’deki “Clingendael” - Hollanda Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’deki Küresel Yönetişim Programı direktörüdür ve Belçika, Brüges’deki College of Europe’da profesördür.




  Yazarlar
 


Koramiral Roberto Cesaretti , Active Endeavour operasyonu komutanıdır.

Ryan C. Hendrickson , Eastern Illinois Üniversitesi’nde siyasal bilimler profesörüdür ve yakında çıkacak olan Diplomacy and War at NATO: The Secretary General and Military Action After the Cold War (University of Missouri Press) adlı kitabın yazarıdır.

Andrei Kelin , Rusya Dışişleri Bakanlığı’nda daire başkanıdır.

Dagmar de Mora-Figueroa , NATO’nun Savunma Politikası ve Planlaması Bölümünde terörizmle ilgili konular üzerinde çalışmaktadır.

Lionel Ponsard , Roma’daki NATO Savunma Koleji’nde Akademik Araştırmalar Bölüm Başkanıdır.

Eric R. Terzuolo , NATO’nun 2003-2004 Manfred Wörner bursiyeridir ve yakında çıkacak olan “NATO and Weapons of Mass Destruction” (Routledge, 2006) adlı kitabın yazarıdır. 1982-2003 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığında görev yapmış olan ve Stanford Üniversitesi’nden Doktora unvanı bulunan Bay Terzuolo, İtalya, Hollanda ve Amerika Birleşik Devletleri’nde uluslararası ilişkiler ve Avrupa tarihi dersleri vermiştir.

Peter van Ham , Lahey’deki “Clingendael” Hollanda Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde Küresel Yönetişim Programı direktörüdür ve Bruges, Belçika’daki, College of Europe’da profesördür.

David S. Yost , Monterey, Kaliforniya’daki Deniz Yüksek Lisans Okulu’nda profesördür. Halen Roma’daki NATO Savunma Koleji’nde geçici olarak üst düzeyli araştırmacı olarak görev yapmaktadır.




  Bir Sonraki Sayı
 

NATO’nun bir sonraki sayısı NATO’nun Orta Doğu’daki giderek artan çalışmalarını ele alıyor. Dergi’ye katkıda bulunan analist ve uygulamacılar arasında Mustafa Alani, Martin van Creveld, Toby Dodge, Francis Ghiles, Jana Hubaskova ve Carlo Masala da bulunuyor.