NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu sayı:Yaz 2004 Önceki sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 İçindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Söyleşi
 Yayınlar
 Analiz
 Özel
 Askeri Konular
 Haritalar
 Katkıda
 Bulunanlar
 Bibliyografya
 Bağlantılar
 Bir Sonraki
 Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Yayınlar
Daha Geniş bir Atlantik Sahası?
  Jamie Shea son zamanlarda çıkan yayınlarda transatlantik ilişkileri geliştirmek için yapılan tavsiyeleri inceliyor ve analizini yapıyor.

Renewing the Transatlantic Partnership, Henry A. Kissinger, Lawrence H. Summers, ve Charles A. Kupchan, Council on Foregin Relations, New York, 2004.

America Unbound: The Bush Revolution in Foreign Policy, Ivo H. Daalder and James M. Lindsay, Brookings Institution Press, Washington, 2004.

Empires in Conflict: The Growing Rift Between Europe and the United States,
Christopher Coker, Whitehall Paper Number 58, Royal United Services Institute, London, 2003.


Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri hala ortak ve müttefikler mi? Yirmi yıl önce komik bir akademik soru olabilecek bu soru bugün gerçeğe dönüştü. Gerçekten de bu soru 11 Eylül 2001’den beri birçok konferansa ve onlarca kitap, rapor ve broşüre konu oldu. Kagan gibi bazı analistler transatlantik ilişkilerdeki bu kopmayı değişik değerlere bağlıyorlar: Amerikalılar Mars’tan, Avrupalılar Venüs’ten geliyor. Bir taraf devletin egemeliğine ve kabul edilemeyecek bir durumu düzeltmek için askeri kuvvet kullanılmasına inanıyor. Diğer taraf ise, görüşmeler ve sorunların hafifletilmesini ve diplomasiyi vurgulayan yeni bir politik organizasyon şeklini benimsedi. Bu yanda din önemli bir rol oynuyor. Diğer yanda ise hiçbir rolü yok.

Diğer yorumcular bu kadar karamsar değil. Transatlantik ilişkilerdeki bu uzaklaşmayı Amerikan ve Avrupa toplumlarının geçirdiği koökten değişiklikten ziyade Bush idaresinin politikalarına bağlıyorlar. Onlara göre Avrupa ve Birleşik Amerika’yı birbirinden ayıran faktör iki tarafın çıkarlarla ilgili değişik yorumlarıdır. Kasım ayında Beyaz Saray’da olabilecek bir değişiklik veya ikinci Bush yönetiminin tekrar çokuluslu yaklaşımı benimsemesi bu sorunu çözmeye yeteceğini düşünüyorlar.

Ancak her iki kampın da hemfikir olduğu nokta, transatlantik ilişkilerdeki bu aranın fazla açılmaması gerektiğidir. Yorumcuların değerler veya çıkarlara daha fazla ağırlık vermelerine bağlı olarak bu kamplar da barışmanınne zaman olacağı konusunda iyimser veya kötümser oluyorlar. Yine de, yukarıda adı geçen bütün kitapların ve çalışmaların yazarları, Amerikalılar ve Avrupalıların hala aralarındaki işbirliğini sürdürecek kadar ortak çıkarları ve değerleri olduğuna inanıyorlar.

Atlantik’in her iki yakası da açık ve dinamik bir Pazar ekonomisinin, jeopolitik istikrarın ve Çin ve Rusya gibi Atlantik İttifakı’na üye olmayan büyük güçler ile ahenkli ilişkilerin korunmasını arzu ediyorlar. Her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’ya oranla uluslararası terörizmden daha büyük bir darbe yemişse ve, bu ülkeler de aynı tehditle karşı karşıyadırlar. Ayrıca, gerek Avrupa, gerek Amerika Birleşik Devletleri kitle imha silahlarının yayılmasını kısıtlamak arzusundadırlar ve her ikisi de dünyadaki fakir ve daha az istikrarlı ülkelerinin daha kötüye giderek başarısız devletler ve sınır ötesi suç yuvaları haline gelmelerine ve AIDS gibi hastalıkların yayılmasına izin vermenin sadece manevi sorumlulukları açısından değil, kendi güvenlikleri açısından da iyi olmayacağına inanmaktadırlar.

Sözü edilen değerler de iddia edildiği kadar farklı değildir. Her iki taraf da demokrasi ve hukukun üstünlüğüne inanmaktadır. Bu ilkeler ihlal edildiği zaman gösterdikleri büyük tepki, bu ilkelerin gerek hükümetleri gerek halkları tarafından ne kadar ciddiye alındığının bir göstergesidir. Paylaştıkları bir tarih ve kültürün yanı sıra, anlaşmalar ve üyesi oldukları uluslararası örgütler de (zaman zaman bu örgütlerin modernizasyonu ve reformu için çağrı da bulumalarına rağmen) bu tarafları birbirlerine bağlamaktadır.

Kısacası, tüm bu analizlerin merkezindeki soru şudur: sağlıklı bir transatlantik ilişki gereken temel unsurlar hala yerli yerinde olduğuna göre neden bu ilişki bu kadar zorlanıyor? Ve, gelecek konusunda neden Atlantik’in iki yakasında inceden inceye bir kötümserlik duygusu var?

Bugün bu konuyla ilgili açıklamalar gayet iyi biliniyor ve Amerikalı ve Avrupalı yazarların çalışmalarında da güzel bir üslupla ifade ediliyor. Bu çalışmalarda önerilen yollar her ne kadar birbirinden farklıysa da, işin nereye varacağı konusundaki görüşler birbirine benziyor. Bugünkü tehditler konusunda farklı görüşler mevcut; yeni sorunlarla başa çıkma konusunda çok taraflı diplomasi ve çok taraflı kuruluşların önemi konusunda farklı tutumlar görülüyor; güvenlik sorunlarına bir çözüm olarak savaşın gerekli olup olmadığı, veya hangi şartlar altında, özellikle de önceden davranma veya önleme amaçlı eylemlerde savaşın meşru olabileceği konusunda anlaşmazlıklar sürüyor. Kısacası, son birkaç yılda olanların bıraktığı izler ortada.

Bu kitapların hepsinde Amerika ve Avrupa için bu görüş ayrılıklarını çözmenin kolay olmayacağı ifade ediliyor. Yeniden ortak bir amacın ortaya çıkmasından giderek birbirinden uzaklaşmaya ve işbirliği konusunda geniş seçeneklere kadar her şey mümkün. Yazarlar Atlantik’in her iki yakasındaki siyasi liderleri birbirlerinin görüş açılarını daha iyi anlamaya ve aralarındaki gerginlikleri tamir etmeye teşvik ediyorlar. Hepsi transatlantik ilişkinin Soğuk Savaş dönemindeki haline dönemeyeceğine inanıyorlar, ve zaten o günlerin de sonradan bakınca görüldüğü kadar iyi günler olmadığını biliyorlar. Güçlü bir transatlantik ilişkinin bile yeni gerçeklere dayanması gerekiyor: özetle, Amerika’nın gücünün üstünlüğü, Avrupa’nın dünya sahnesinde önemli bir oyuncu olabilmesi konusundaki umutları ve bu konuda daha güçlü bir birlik, güvenlik yelpazesinin daha geniş ve daha karmaşık olması. Ama sadece zorlukları inceleyip umutsuzluğa kapılmak yerine bu yazarlar Amerika ve Avrupa’nın birbirlerine karşı daha yapıcı olabilmek için neler yapabileceklerini vurguluyorlar.

Independent Task Force’un New York merkezli Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations) sponsorluğunda hazırlanan Renewing the Transatlantic Partnership başlıklı rapor Henry A. Kissinger ve Lawrence H. Summers tarafından, Charles A. Kupchan’ın yönetiminde yazılmış. Rapor Bush yönetimine dış politikasını Avrupalılar açısından daha kabul edilebilir hale getirmek için bazı önerilerde bulunuyor. Ne de olsa liderlerin de taraftarlara ihtiyacı vardır. Sık sık yinelenen ilk öneri, global terörizme karşı savaş açmak veya tüm dünyaya özgürlük getirmek için mücadele etmek gibi konulardan söz etmekten vazgeçilmesi. Bu gibi sınırı ve sonu olmayan maceralar başarıya ulaşamaz ve bu konuda başarının ölçülmesi zordur. Bu nedenle bu amacı daha anlaşılır ve baş edilebilir paketlere bölmek daha iyidir. Örneğin, El Kaide’yi dağıtmak, Usame Bin Ladin’i yakalamak, veya belirli bir ülkede demokrasiyi yerleştirmek gibi. Sorun ne kadar somut biçimde ifade edilirse uluslararası destek bulmak o kadar kolay olur.

İkinci öneri dış politikada kullanılan üslup ile ilgili. Bush yönetiminin bir üyesi tarafından ileri sürülen bir politika, farklı bir tonla ve dille ifade edildiğinde Avrupa kamuoyuna daha olumlu gelebilir. İspanya eski Başbakanı José-Maria Aznar’ın bu bağlamdaki sözleri hatırlardadır: “Avrupa’nın daha çok Powell’a, daha az Rumsfeld’e ihtiyacı var”-- hiç değilse Halkla İlişkiler açısından.

Üçüncü öneri Amerika Birleşik Devletleri’nin hedeflerinin ifadesi kadar uygulanmasına da önem vermesi. En iyi fikirler bile kendi kendilerine uygulamaya geçemez. Bu süper gücün demokrasiyi yaymak ve terörizmle mücadele etmek için sağlam plan ve politikalara sahip olduğunu, ve bu plan ve politikaların tutarlı biçimde uygulandığını göstermesi gereklidir. ABD’nin sadece haklı olmakla kalmayıp beceri sahibi de olduğunu göstermek, uluslararası destek sağlamanın bir başka yoludur. Dış İlişkiler Konseyi’nin raporu son olarak NATO gibi bir ittifakın etkili olabilmesi için bir ortak transatlantik güvenlik stratejisine ihtiyaç olduğunu vurguluyor. Bugün Irak, terörizmle nasıl mücadele edilmesi gerektiği, ve önceden davranma gibi yeni doktrinler konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle bu zor olabilir. Ancak AB’nin yeni güvenlik stratejisi ile Bush yönetiminin güvenlik stratejisi birbirinden çok farklı değil. NATO’nun bu ikisini birleştirmesi mümkündür ve yararlı olabilir.

Ivo H. Daalder ve James M. Lindsay’in America Unbound: The Bush Revolution in Foreign Policy (Brookings Institution Press, 2004) adlı kitabında ısrarla üzerinde durulan öneri, ABD’nin artık dış politikasındaki çifte standartlardan vazgeçmesi. Dış politika ne kadar demokrasi, insan hakları ve özgürlük gibi yüce ve soyut kavramlara dayanırsa, ABD’nin belirli davranışlarının masumiyetini garanti etmek de o kadar gerekli olur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri demokrasiyi Büyük Ortadoğu bölgesine yayma fikri ile bu diktatörleri veya terörizme karşı savaşta istihbarat kaynakları olarak yararlanabileceği demokratiklikten uzak güvenlik kuvvetlerini tolere etmeyi nasıl bağdaştırabilir? Bu kolay bir seçim olmayabilir, ancak uzun vadede tutarlı bir biçimde demokratik kuvvetleri desteklemek, kısa vadede diktatörlerle uzlaşmaktan daha fazla istikrar sağlayabilir. Bir diğer ilginç fikir de şu: ABD, sürdürdüğü politikaların sadece ABD’nin değil, dünyanın da yararına olduğunu kabul ettirerek daha çok başarı sağlayabilir. Örneğin, geçen yıl Başkan George W. Bush kökten dinci terörizme uzun vadeli çözüm olarak Büyük Ortadoğu bölgesinde demokrasiyi destekleme girişimini açıkladığında, konuşması Avrupa’da büyük destek gördü. Bu fikir sadece ABD’yi korumanın bir yolu değil, aynı zamanda sorunun dibinde yatan sebeplere inilmesi olarak algılandı.

Yazarlar ayrıca Dışişleri Bakanlığı’nın dünyayı ABD’nin kendi çıkarlarını mümkün olduğunca diğerleri ile birlikte çalışarak korumayı tercih eden, iyi niyetli bir güç olduğuna inandırabilmesi için daha çok ABD kamu diplomasisine ve daha büyük bütçelere ihtiyaç olduğunu vurguluyorlar. ABD’nin artık bir İstihbarat Ajansı’nın bulunmaması ve bugünkü Dışişleri Bakanlığı bütçesinin Pentagon’un yıllık bütçesinin sadece iki günlüğüne eşit olması, bugünkü önceliklerin ne olduğunu gösteriyor. Joseph Nye ve Zbigniev Brezinski tarafından sürekli olarak vurgulandığı gibi, buradaki ikilem ABD’nin hiçbir zaman bugünkü kadar çok güce ve bu kadar az etkiye sahibi olmadığı.

İkinci tartışma konusu Christopher Coker’ın EMPIRES IN CONFLICT: The Growing Rift Between Europe and the United States adlı Whitehall Paper da ele aldığı, ABD’nin kendisini çok taraflılığa daha çok adamasının ve bugünün uluslararası çoğulcu toplumunda başrol oyuncusu olarak kalmasının nasıl sağlanacağı. Sadece ABD’nin çok taraflılığı uluslararası politikanın bir şartı yerine bir seçenek olarak görmesi bir ikilem oluşturuyor. Coker, çok taraflı kuruluşlar ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediği takdirde Avrupalıların Amerikalılardan bu kuruluşlara katılmalarını bekleyemeyeceklerini ifade ediyor. ABD önemli bir güvenlik konusunu NATO gibi bir uluslararası kuruluşa devretmeden önce, kendisine bu davranışının soruna tatminkar bir çözüm bulunmasını kolaylaştırıp kolaylaştırmayacağını sorması da kaçınılmaz. Bu nedenle ABD’nin çok taraflılık konusundaki yaklaşımı görüşü değer yargılarına dayanmak yerine, pragmatik bir yaklaşım. Bu yaklaşım bir işe yarar mı? Veya üzerimize gereksiz bir yük mü bindirir? Avrupalılar için genellikle önemli olan, çok taraflılık süreci. Bunun aksine, ABD süreçten çok sonuçlarla ilgileniyor ve amacını belirlemek için “etkili çok taraflılık” gibi bir terim kullanıyor. Bu nedenle Coker’ın çalışması daha ziyade son yıllarda ABD’de neler olduğu ve ABD’nin çok taraflılık yoluna nasıl sokulacağı üzerinde odaklanıyor.

Coker Avrupalıların çok taraflı kurumların iyi yönetilmedikleri takdirde (ki bunu çoğunlukla ABD sağlıyor) yürümeyeceğini anlamaları gerektiğini vurguluyor. Ayrıca son zamanlarda UNESCO konusunda da görüldüğü gibi, çok taraflı kurumlar ABD’nin katılımı olmaksızın çalışmalarını yürütmeye çabalıyorlar. Avrupalıların çok taraflılığın zayıf yanları olduğunu kabul etmeleri gerekir. Uluslararası örgütler sorumlulukların dağılımındaki dengesizlikten ve aldıkları kararların da genellikle dengesiz biçimde uygulanmasından zarar görüyor. Bu kurumlar norm belirlemeyi bu normları uygulamaktan daha kolay buluyorlar ve işler yanlış gidince genellikle üye devletlerden ziyade kuruluşları suçluyorlar. Aynı zamanda, bu kuruluşlar da terörizm karşısında hukuk alanında işbirliği, örgütlü suçlarla mücadele ve devlet kurma gibi yeni konularla başa çıkamayacak kadar yavaş ve hazırlıksız. Bu nedenle Avrupalıların ABD’nin yeniden çok taraflı kurumlara angaje olmasını istemeleri yeterli değil. Avrupalıların bu kuruluşları daha etkili hale getirmeleri, ve böylece ABD’nin bunlardan daha çok yararlanmasını sağlamaları gerekiyor. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler’in yeni sınır aşırı tehditlerle başa çıkabilecek şekilde reforme edilmesi, Dünya Ticaret Örgütü’nün genişleyen rolü ve NATO’nun Avrupa dışındaki operasyonları üstlenebilmek ve askeri kuvvetlerini modernize etmek için dönüştürülmesi ile ilgili tartışmalar doğru olan işler. Bu kurumlar ABD’yi ne kadar kendilerine katarlarsa Amerika’nın gücünü ortak, çok taraflı hedeflere yönlendirmekte o kadar başarılı olacaklar. Uluslararası kuruluşların tek hedefi Amerika’nın gücünü “kontrol altında” tutmak ve sınırlamak ise, bunda başarısız olurlar.

Bu çalışmaların yazarlarının tümünün değindiği gibi, Avrupa “çok taraflılık” terimini, ABD ise “etkili” sözcüğünü vurgulamak isteyebilir. Ancak bu ikisi bir arada yürümüyorsa o zaman her iki tarafta da kaybederiz: Tek başına iş yapmakta ısrar eden tek taraflı bir ABD başarısız olup yeniden izole olur, Avrupa ise yetenekleri yetersiz, içi boş bir çok taraflılığa saplanıp kalır. Böyle bir senaryo dünyayı geçen yüzyılda olduğundan daha iyi bir yer haline getiremez. Dolayısıyla bundan kaçınmak gerekir.


James Shea NATO Kamu Diplomasisi Bölümü Dış İlişkilerden sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı’dır.

...yukarı...