NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu sayı:Yaz 2004 Önceki sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 İçindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Söyleşi
 Yayınlar
 Analiz
 Özel
 Askeri Konular
 Haritalar
 Katkıda
 Bulunanlar
 Bibliyografya
 Bağlantılar
 Bir Sonraki
 Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Genişlemenin Anlamı


Yeni NATO’nun önündekiler: Yeni Müttefikler Rusya gibi
bugüne kadar NATO fazla (© NATO)

Tomas Valasek AB ve NATO genişlemesinin Avrupa’nın güvenlik kavramı üzerindeki etkilerini inceliyor.

NATO ve Avrupa Birliği’inin sırasıyla Mart ve Mayıs 2004’te yaşadığı genişlemeler önemli olaylardı. Bu genişlemeler aynı zamanda Avrupa’nın güvenlik ortamının yavaş yavaş yeniden şekillenmeye başladığı bir zamana denk gelmiştir. Bunun en bariz göstergeleri ise ABD’den bağımsız olma yönündeki eğilim ve yeni tehditlerle başa çıkmak için hangi şartlarda kuvvet kullanılabileceği konusundaki hararetli tartışmalardır. Geri planda ise bugün, belki her zaman olduğuından daha fazla öne çıkan bir soru yatmaktadır: Rusya’nın Avrupa ve dünya güvenliğindeki rolü. Genişlemenin her üç konu üzerinde de etkileri olacaktır. Bu etkilerin ne şekilde olacağı henüz açık olmasa bile genel hatları yavaş yavaş belirlenmeye başlamıştır. Öte yandan Avrupa Birliği’nin güvenlik mimarisinin ve stratejisinin son şekli de NATO’nun gelecekte bu kıtadaki rolünü belirleyecektir.

Yeni Tehditler, Yeni Misyonlar

AB ve NATO üyeleri 11 Eylül ve 12 Mart saldırıları karşısında yeni tehditlerle mücadele konusunda fikir birliği içindedirler; ancak hangi şartlar atlında, kime karşı ve ne zaman kuvvet kullanılacağı konusunda aralarında bir anlaşma oluşmamıştır. Bazı durumlarda erken ve güçlü bir kuvvet kullanımının gerekli olacağı konusunda genel bir fikir birliği vardır. Ancak, bu fikir birliği uluslarası hukuk çerçevesinde yönetilen ve çok taraflı kurumların kuvvet kullanımını gereksiz kıldığı bir toplum arzusu ile tutarlı değildir. Herhalde tüm Müttefikler ideal bir askeri harekatın hem etkili hem de çok taraflı olmasını kabul ederler ama ülkelerin “çoktaraflılık” veya “etkinlik”e verdikleri ağırlık göreceli farklılıklar göstermektedir. Buna Afganistan ve Irak kampanyalarında şahit olduk.

Görüş farklılıkları NATO’nun diğer çalışma alanlarına da yayıldı. NATO Mukabele Gücü (NMG) İttifak’a gerektiği takdirde NATO’ya hızla kuvvet uygulama yeteneğini kazandırmak amacıyla kuruldu. Ama kuruluşu sorunsuz olmadı. Daha seferi nitelikli savaş yürütme konusunda fikir birliği ile diyelim ki İran nükleer silahlarla donanır veya Suriye’nin teröristler için bir sığınak olduğu görülürse ne yapılacağı konusundaki fikir birliği prensipte birbirine karıştırılmamalıdır. Müttefik işbirliğimizin sınırlarını ancak NMG göreve çağrıldığı zaman anlayacağız.

Peki yeni üyeleri ne tarafa koyacağız? Sözleri ve eylemleri bugüne kadar Avrupa’da fazla kabul görmemiş olan daha kararlı bir tutumdan yana olduklarını gösteriyor. Tartışmanın “çoktaraflılık” kefesinden ziyade “etkinlik” kefesinde duruyorlar gibi. Yeni üyelerin silahlı kuvvetleri de yeni misyonlara uygun şekilde hızla yeniden teçhiz ediliyorlar. Hatta bazı yeni üyeler İttifak’ın yıllardır yerleşik statik savunma konumundan çok daha ilerideler. Bu da bir zorunluluk olduğu kadar bir seçim meselesidir de. Bu ülkelerin Varşova Paktı döneminden kalma pahalı ordularını küçültme ihtiyacı, daha küçük ve seferi kuvvetlere duyulan ihtiyaçla aynı zamana rastlamıştır.

Tabii ki yeni Müttefiklerin yeni misyonlara katılma taahhütlerinin bazı çekinceleri vardır. Özgürlüğüne yeni kavuşmuş ve göreceli olarak fakir olmanın kötü yanı da kişinin kendi çıkarlarına çok dar bir açıdan bakma eğilimidir. Savaşlar ve yeniden imar pahalı olaylardır ve ortalama gelirin Avrupa’nınkinin % 50’sine zorlukla ulaştığı ülkelerde zaten az olan ekonomik sermaye ve insan sermayesini bir başkası için kullanma düşüncesi bir anlam ifade etmeyecektir. Katılım ülkelerinin de çok iyi bileceği gibi, seçme hakkı “başkalarının savaşı”nın dışında kalma hakkını da içinde barındırır. Çek güvenlik analisti Zdeněk Križ yakında çıkacak olan ve AB genişlemesi ve güvenliği konu alan kitabında şöyle diyor, “Küresel eylem yapılması gereği Çek Cumhuriyeti’nde kabul gören bir düşünce olmaktan çok uzaktır. Birçok önemli parti ve kişiler topu başkasına atma stratejisini seçerek sorumluluğu diğer büyük ve nüfuz sahibi ülkelere bırakmayı tercih etmektedirler.”

Buna rağmen yeni Müttefikler Washington ve Londra’nın öne sürdüğü daha kararlı güvenlik vizyonunu tercih eder gibiler. Bu ülkelerin hükümetleri genel olarak, Batılı komşularına oranla daha karamsar ve daha Darwinci bir yaklaşımı benimsiyorlar. Askeri güç çok önemlidir ve ABD bu güce sahiptir. Macar araştırmacı Tamas Meszerics şöyle yazıyor: “Yeni Müttefiklerin realist ve jeopolitik söylemleri bugün Avrupa’nın kullandığı dille aynı olmayabilir ... ama küçük ve orta büyüklükteki Avrupa ülkelerinin Fransız ve Almanların Avrupa dış politikası ile ilgili vizyonlarına karşı çıkma isteklerini açıklayabilir.” Diğer bir deyişle, yeni Müttefikleri Washington’a bağlayan olgu, şükran duyguları ve manevi bir zorunluluktan ötedir.

NATO-Rusya İlişkileri

Genişlemenin NATO’nun Rusya ile ilgili politikasını değiştirip değiştirmeyeceği, veya bunun ne şekilde olacağı sorusunun henüz bir cevabı yok. Ancak açıkça görülen şu ki, genişleme Rusya’nın NATO ile ilgili görüşünü değiştirmiştir zira Moskova genişlemeyi şüphe ve hoşnutsuzlukla karşıladı. NATO açısından ise, Moskova’nın bu reaksiyonu yanlış bir Rusya politikasının olası sonuçlarını ortaya koydu.

Yeni üyeler beraberlerinde Rusya ile ilgili ve NATO’da bugüne kadar pek pek sözü edilmemiş farklı bir bakış açısı da getirdiler. Bu ülkelerdeki elit grubun çoğunluğu Sovyetler Birliği’ne karşı yoğun bir güvensizlik ve antipati havası içinde büyüdüler. Şimdi bu perspektifi, doğru veya yanlış, Rusya’ya yöneltmiş durumdalar. Beş yıl önce Polonya NATO’ya katıldığında, bu katılımın İttifak’ın Moskova ile ilşkilerinde bir soğukluk yaratacağı yönündeki korkunun yersiz olduğu görüldü. Aslında bu korkular daha ziyade Polonya’nın dış politika vizyonunun yüzeysel bir değerlendirmesinden kaynaklanıyordu. Oysa Rusya merkezli olmaktan çok uzak olan Polonya dış politikası Varşova’ya Avrupa’da saygın bir yer ve bölgede lider bir konum kazandırmaya dayalı olduğu kadar Polonya’nın doğu komşularını (Ukrayna ve Belarus) demokrasiye yönlendirmek üzerinde yoğunlaşmıştır. Moskova ile karşı karşıya kalmak bu politikayı zayıflatırdı. Yeni üyelerin dış politikaları ise daha farklıdır: onlar Polonya’nın izlediği yoldan gitmeyebilirler.

Avrupa güvenlik kimliği ancak şekillenmektedir ve AB ve NATO genişlemeleri yeni üyelerin bu oluşuma yardımcı olacakları bir fırsat sunmaktadır.

Diğer yandan, NATO, Moskova’yı en iyi tanıyan bu ülkelerin bilgi ve deneyimlerinden yararlanabilir. Moskova’nın süregelen kimlik arayışı çoğu Avrupalı devletin kabul edilemez bulduğu iç ve dış meselelere müdahaleyi de kapsayacağından emin olabiliriz. Son zamanlarda bu tür olaylara şahit olduk, ve ne AB ne de NATO gelecekte benzer davranışları caydıracak ortak bir mukabele ilkesi oluşturamadılar. Rusya’nın terörizme karşı yürütülen kampanyadaki önemi, maden kaynakları ve bölgedeki hakim konumu Moskova’ya o kadar çeşitli olanaklar sunuyor ki, yapılan eleştiriler Moskova’nın cesaretini kırmıyor ve karşıtları arasına nifak sokmasını engellemiyor. Bu konu gerek NATO gerek Avrupa Birliği’nin Rusya ile ilşikilerine zarar veren yapısal bir sorundur.

Yeni üyeler bu ilişkiyi yeniden dengeleyebilirler. Baltık ülkeleri Rusya üzerinde eski müttefiklere oranla daha fazla yoğunlaşmaktadırlar ve uzlaşmacı bir tutum içinde olmaları da pek olası değildir. NATO’nun bir yandan yersiz korkularla yenik düşmemesi, diğer yandan da yeni üyelerin enerjisinden ve Moskova ile ilgili politikalarından yararlanması gerekir.

Washington ile İlişkiler

2004 baharını belirleyen olayların İttifak üzerinde belki doğrudan bir etkisi olmayacaktır. NATO’nun genişlemesinden bir kaç hafta sonra Avrupa Birliği kapılarını on yeni üyeye açtı (sekiz eski komünist ülke dahil). Eğer bu ülkeler Brüksel’de seslerini duyurabilirlerse, Avrupa’nın Washington ile ilişkilerini ve dolayısıyla Avrupa Birliği’nin NATO ile ilişkilerini belirlemekte önemli bir rol oynayabilirler.

Avrupa Birliği, en azından güvenlik alanında, NATO kadar köklü bir değişim geçirmiştir. “Ortak” olarak adlandırılan dış politika ve güvenlik politikaları, en azından son zamanlara kadar, üye devletlerin bireysel konumlarındaki uyumlu unsurları bir araya getirerek oluşturulmuştu. Brüksel’deki AB dış politika ve güvenlik mekanizmasının üye devletleri politikaları üzerinde pek az etkisi vardı; kendi politikalarını yaratacak konumda da değildi.

Bu durum değişmeye başlamıştır ve politikalar oluşturma işi yavaş yavaş Brüksel’e kaymaya başlamıştır. Aralık 2003’te oluşturulan AB Güvenlik Stratejisi buna iyi bir örnektir. Bu stratejinin büyük bir bölümü yine üye devletlerin politikalarındaki ortak unsurlar dikkate alınarak yaratılmıştı ama ilk kez birçok AB ülkesini kendilerine kalsa belki de benimsemeyecekleri bir güvenlik felsefesi çerçevesinde toplaması sembolik de olsa önemliydi. İçerden bir kişi bu dokümanı % 90 tanımlama % 10 öneri olarak tanımlıyor. % 10 çok az bir miktar olabilir ama birkaç yıl önce böyle bir şey düşünülemezdi bile. Bu doküman Avrupa savunması için karışık sorumlulukların habercisi gibi görünüyor: politikaların çoğu üye devletler tarafından hazırlanıyor ve uygulanıyor, ama zaman zaman 25 üye düzeyinde tanımlanan çıkarlarla oldukça sınırlanıyor.

Henüz bilinmeyen ise Brüksel’in bu sürece katkısının ne olacağıdır. Bazı AB üyelerine göre Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) Amerika Birleşik Devletleri’nin katılamayacağı veya katılmak istemeyeceği durumlarda kullanılacak bir “B Planı”dır. Bazılarına göre ise amaç Amerika’yı Avrupa’da daha fazla görmektir. Bir başka grup ülkeye göre ise AB dış politikaları ve güvenlik politikaları savunma ile pek az ilişkisi olan kurum oluşturma tatbikatlarıdır.

Bu iki farklı vizyon bünyesinde Atlantik’in iki yakasındaki ilişkilerin geleceği konusunda değişik sonuçlar barındırıyor. Sonuçta ortaya çok farklı bir AB-NATO ilişkisi çıkabilir.

Yeni AB üyeleri Avrupa’nın güvenlik politikasına ilişkin görüşmelerin yapıldığı zamana yetişemediler. AGSP’nin ilk taslakları hazırlanırken yapılan görüşmelerde yoktular. Nitekim Avrupa Birliği sadece 2003 yılında, Güvenlik Stratejisi’ni onaylamış, Çevik Mukabele Gücü’nü kurmuş ve ilk iki askeri misyonunu başlatmıştı.

Ancak yeni AB üyelerinin söylemleri tutarlı bir şekilde hep olarak AB ve NATO rollerinin bölünmezliğini vurguyor. Pratik açıdan bakıldığında, “bölünmezlik” tehdit değerlendirmelerinin eşgüdümlü şekilde yapılması, müşterek operasyonların tercih edilmesi, ve ülkelerin kuvvetlerinin seferi bölümü için belirli planlama standartları getirilmesi anlamına geliyor. Bu terim transatlantik ittifak’ın gerçek anlamda devamını, yani insanın normal olarak kendisi için yapmayacağı şeyleri başkası için yapmasını ima ediyor.

Yeni Müttefikler ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün gerekli olduğu konusunda fikir birliği içindeler. AB’de ise NATO ve ABD’nin Avrupa’nın savunma planlamasının merkezinde kalması yönündeki gönülden isteklerden, ABD’nin Avrupa kıtasını korumaktan vazgeçebileceği veya vazgeçmesi gerektiğine kadar çok çeşitli görüşler mevcuttur. Yeni Müttefikler bir bütün olarak birinci görüşten yanadırlar. Slovakyalı sosyolg Olga Gyarfasova bir yazısında şöyle diyor: “ABD’nin NATO’yu gerekli görmeye devam etmesi Slovakya’nın olduğu kadar AB’ye katılan ülkelerin çıkarları için de önemlidir. ABD ve diğer Müttefikler arasındaki bağlar zayıflarsa, güvenlik garantileri de zayıflar; oysa bugüne kadar Slovakya bu konuda büyük siyasi yatırım yaptı.”

Yeni üyelerin görüşlerini açıkça belirtmelerine rağmen Avrupa Birliği’nin güvenlik gündeminde ne kadar etkili olabilecekleri (veya olmak isteyecekleri) bilinmiyor. Bratislava, Budapeşte, Prag ve diğer başkentler AB entegrasyonunu AB konsensusunun tanımlanacağı ve politikalarının genel modele uydurulacağı pasif bir süreç olarak görme eğilimindeydiler. Ancak çoğu kez, özellikle de savunma konusunda bu doğru bir yaklaşım değildir. Avrupa güvenlik kimliği ancak şekillenmektedir ve AB ve NATO genişlemeleri yeni üyelerin bu oluşuma yardımcı olacakları bir fırsat sunmaktadır.

Thomas Valasek Brüksel’deki Savunma Enformasyon Merkezi’nin (güvenlik konusunda bağımsız bir beyin takımı) Başkanıdır. Ayrıca, yakında çıkacak olan “Easternization of Europe’s Security Policy” (CD1, Brüksel) adlı kitabın editörü ve yazarlarından biridir.

...yukarı...