NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu sayı:İlkbahar 2004 Önceki sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 İçindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Tartışma
 Söyleşi
 Yayınlar
 Özel
 Askeri Konular
 İstatistikler
 Yazarlar
 Bibliyografya
 Bağlantılar
 Bir Sonraki
 Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Yayınlar
Genişleme ile İlgili Bir İnceleme
  Barry Adams NATO’nun genişlemesi ile ilgili iki yeni kitabı inceliyor.

İngiliz şair Alexander Pope şöyle demişti: “Aşıklar flört ederken rüyadadırlar, ama evlenince uyanırlar.” Aynı şey genişleme sonrasındaki 19 üyeli NATO için de geçerlidir--hiç değilse Zoltan Barany böyle düşünüyor. Future of NATO Expansion: Four Case Studies (Cambridge University Press, 2003) adlı kitabı yeni NATO üyelerinin bugünkü ve gelecekteki eksikleri ile ilgili, ve 1999 yılındaki genişleme turunda yapıldığını düşündüğü hataların tekrarlanmaması dileğini ifade ediyor. Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın 29 Mart 2004’te Washington Antlaşması ile üyeliğe kabulleri ile yazarın bu dileğine kulak asan olmadığı görüldü.

Teksas Üniversitesi’nde Profesör olan Barany, Soğuk Savaş’tan sonraki ilk genişleme turunun hatalı olduğunu, çünkü Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın üyelik şartlarını yerine getiremediklerini, ancak İttifak’ın onları yine de kabul ettiğini iddia ediyor. Barany’nin bu çalışmada ele aldığı dört ülke (Bulgaristan, Romanya, Slovakya ve Slovenya) konusunda daha başka eleştirileri de var. NATO karargahının bu ülkeleri şımartmasından üzüntü duyuyor. Önerdiği çarelerden biri Washington Antlaşması’na yükümlülüklerini yerine getirmeyen üyelerin atılması konusunda bir prosedür eklenmesi. NATO politikası ile ilgili bu ve bazı diğer noktalar yazarın İttifak’ın resmi ve özellikle de gayrı resmi çalışma şeklini çok yakından tanımadığını gösteriyor.

Diğer taraftan Barany’nin metodolojisi ve araştırmaları gayet sağlam. Daha en baştan yaklaşımını belirtiyor, önce genişleme konusundaki olumlu ve olumsuz görüşlerin mükemmel bir özetini sunuyor, sonra da ele aldığı her bir örnek ülkenin yapısını tanımlıyor. Bu şekilde ele aldığı her devletin genel şartlarını (iç politikalarını, ekonomik performansını ve güvenlik durumunu); NATO üyeliği konusunda yürüttüğü kampanyayı; sivil-asker ilişkilerinin durumunu; ve askeri reformunun hangi aşamada olduğunu inceliyor. Bu şekilde Barany aslında birbirinden tamamen ayrı üç araştırma konusunu zarif ve yetkili bir biçimde birleştiriyor: Sistemli dönüşüm; dahili karar alma yollarının analizi; ve savunma reformu. Avrupa Birliği’nin aksine NATO üye adaylarının durumları ile ilgili yıllık raporlar yayınlamamayı tercih ettiği için, Barany’nin sağladığı veriler çok önemli bir boşluğu dolduruyor.

Barany titizlikle yaptığı araştırmalarında çeşitli söyleşi ve belgelerden yararlanıyor ve çok az bilinen ayrıntıları gün ışığına çıkarıyor. Ancak yazar adayların katılım öncesi yükümlülüklerini yerine getirmekteki başarısızlıklarına dikkati çektikçe, genişleme sürecinin olumlu etkisi daha belirginleşiyor. Okuyucu NATO üyeliği arzusunun Slovakya’da Vladimir Meciar’ın 2002 yılında yeniden iktidara gelmesini önlemekte, Slovenya’yı Balkanlar’da biraz daha çok işin içine çekmekte, ve Romanya’nın azınlık yasasının iyileştirilmesinde önemli bir rol oynadığını görüyor. Ayrıca Barany’nin yeni üyelerin askeri yeteneklerini küçümsemesi de, Polonya’nın Irak’taki varlığı, Çek Cumhuriyeti’nin NATO’nun yeni anti-KBRN (Kimyasal, Biyolojik, Radyoaktif, Nükleer) taburunda oynadığı önemli rol, ve tüm yeni üyelerin NATO’nun barışı koruma operasyonlarına yaptıkları önemli katkılar gibi son gelişmelerin ışığında anlamsız kalıyor. Nitekim, Barany’nin de itiraf ettiği gibi, eski üyelerin çoğu da GSMH’larının yüzde 3’ünü savunma harcamalarına ayırmak gibi önemli bazı şartları karşılayamıyorlar. Barany ilerlemeyi yasalara harfiyen uymakla ölçerken bugünkü Orta ve Doğu Avrupa dönüşüm sürecinin devrimci niteliğini gözden kaçırıyor.

Editörlüğünü Anatol Lieven ve Dimitri Trenin 'in yaptığı Ambivalent Neighors, The EU, NATO, and the Price of Membership (Carnegie Endowment, 2003) daha farklı bir yaklaşım sergiliyor. Kendisi de Lieven gibi Carnegie Uluslararası Barış Fonu'ndan olan Trenin kitabın önsözünde AB ve NATO hakimiyeti altındaki bir Avrupa için artık başka bir kurumsal alternatif olmadığını açıklıyor. Bir Marshall Planı'nın, ve "cesur akil adamların mevcut olmadığı" Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın genişlemesi, “çatışmadan sonra imzalanan anlaşma" ile aynı anlama geliyor. Ambivalent Neighbors'da makaleleri bulunan yazarlar Avrupa Birliği ve NATO'dan yeni üyelere ve hala dışarıda kalmış olan ülkelere kadar tüm aktörlerin görüşlerini ve çıkarlarını bu açıdan yansıtmayı amaçlıyorlar. Trenin devletleri bugünkü gibi "Doğu" veya "Batı" olarak isimlendirmek yerine, aralarında "Kuzey" adı altında yeni bir ortak kimliğin oluşturulmasını öneriyor. Böylece bu kitabın ana temasını bu "Kuzey" kimliğinin en iyi ne şekilde oluşturulacağı ve aradaki farklılıkların nasıl ortadan kaldırılacağı sorusu oluşturuyor.

"Avrupa" kavramını sadece bugünkü katı AB ve NATO üyeliği kriterleriyle tanımlamak da yetersiz görünüyor. Bugünün Batılı demokrasilerinin 11 Eylül’den sonra ortaya çıkan zor sorunlarla başa çıkabilmeleri ve bugün dışarıda bırakılan devletlerin kendi cesaret kırıcı ekonomik ve politik sorunlarıyla tek başlarına bırakılmamaları için, aktörlerin daha geniş kapsamlı ve daha esnek bir "bütün ve özgür Avrupa" vizyonu geliştirmeleri gerekiyor.

Farklı yazarların makalelerinin bir araya getirildiği kitapların çoğunda görüldüğü gibi, bu kitapta da yazılar birbirinden çok farklı. Daha da kötüsü, bu yazıların çoğunun kitap basılmadan çok önce yazılmış oldukları gayet açık. Yine de kitapta NATO'nun genişlemesi ile ilgilenenler için yeterince ilginç malzeme var.

Konrad Adenauer Vakfı’ndan Karl-Heinz Kamp Soğuk Savaş’tan sonraki birinci ve ikinci genişleme turlarını örnek olarak kullanarak NATO'nun çalışmalarına ışık tutuyor. Bunu yaparken Baltık Cumhuriyetlerinin üyelik arzularını ele alarak Rusya'yı huzursuz etmekten çekinen, hayli tutucu bir örgüt portresi çiziyor. Kamp, genişlemenin ikinci turunun çeşitli ulusal ve örgüt içi faktörlerin bir birleşimi ile gerçekleştiğini iddia ediyor: Bir taraftan NATO’nun siyasi ağır topları konuyu bastırırken, diğer taraftan NATO adayların belirlenmiş üyelik kriterlerini karşılayıp karşılamadıklarını değerlendirmek zorunda kaldı. Kamp İttifak’ın genişlemesi konusunda Rusya’nın itirazına yer veriyor ve Rusya’nın NATO’ya üye olma olasılığını biraz şüpheyle de olsa ele alıyor. Ayrıca 26 üyeli bir NATO’nun etkinliğini kaybedeceği konusundaki endişelere pek önem vermiyor, ve Avrupa Birliği ve NATO’nun genişleme politikalarını eşgüdümlemeleri gerektiğini vurguluyor.

Üç yazar yeni katılan devletlerin durumunu ele alıyor. Bunlardan Letonya’lı uluslararası ilişkiler profesörü Zaneta Ozolina, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra ortak Sovyet mirasları dolayısıyla birleşen, hatta Avrupa entegrasyonu için en iyi başlangıç noktasını ele geçirmek için rekabet ederken bile birlik olan Baltık Cumhuriyetleri’nin durumunu ele alıyor. Önceleri Doğu ile Batı arasındaki ekonomik pozisyonlarından yararlanmayı düşünen Baltık Cumhuriyetleri 1998’de Rusya’nın finansal çöküşünden sonra yön değiştirerek açıkça Batı’nın yanında yer aldılar. Yapılan bu seçimin siyasi nedeni gayet açıktı. Bu seçimi onlara ülkelerinin boyutu dikte ettirmişti, çünkü küçük devletlerin “uluslararası süreçte etkili olabilmelerinin tek yolu ancak büyük gruplara veya amaçları az çok birbirine benzeyen ülkeler arasındaki ittifaklara dahil olmaktır.” Diğer taraftan, bu küçük devletlerin içindeki tutucu ve milliyetçi kesimler “daha büyük ve daha zengin Avrupa Birliği karşısında Baltık kültürlerinin zayıflaması, yozlaşması, ve hatta yok olması” tehlikesine karşı kültürel kimliklerini ve yeni kazandıkları egemenliklerini koruma arzusundaydılar. Ayrıca Batı’nın Baltık Cumhuriyetleri’ndeki büyük Rus azınlıklarının durumlarını iyileştirmeleri konusunda ısrar etmesi bu endişeleri azaltmadığı gibi, özelleştirme, bölgenin geri kalmış tarımı ve kırsal kalkınma gibi sorunlar bu endişeyi daha da arttırıyordu.

Bir magazin yayıncısı ve Financial Times’ın eski muhabiri olan Christopher Bobinski’nin yazdığı gibi, Polonya’nın güvenlik konusundaki endişeleri, ekonomik kalkınma ve kültürel açıdan Avrupa ile özdeşleşme isteği ülkenin Batı kurumlarına katılma arzusunu körüklüyordu. Bu en başlarda halkın üyelik fikrini şiddetle desteklemesine yol açtı, ancak zamanla bu destek yerini daha eleştirel ve hatta şüpheci bir tutuma bıraktı. Bobinski yazısında NATO’ya katılım sürecini AB müzakereleri ile karşılaştırıyor. NATO’ya katılım “sessizce” yapılırken AB görüşmeleri hemen hemen her zaman “üyelik şartları ile ilgili tartışmalarla geçiyor ve dolayısıyla halkın AB üyeliği hakkındaki fikirlerini doğrudan etkiliyordu.” Batı kültürü ile ilgili görüşlerin değişmesi de aynı derecede etkili oluyordu: tutucu kesimler Batı kültürünü ateist ve yozlaşmış olarak görüyordu. Bobinski üyeliğin dinamiklerine de zaman ayırıyor ve vatandaşlarının 9 Eylül’den sonra Rusya’nın NATO’ya daha fazla entegre olması, Avrupa Birliği’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası ve Ortak Tarım Politikasında reform planları gibi son gelişmeler hakkındaki kuşkularını ifade ediyor. Yazar yeni üyelerin endişelerini gayet yerinde bir şekilde “kendi kendilerine kurdukları bir tuzak” olarak tanımlıyor, zira bu ülkelerin NATO’ya katılmaları, bu örgütlerin zayıflamaları ve gelecekte aynı yararları sağlamalarına izin vermeyecek şekilde değişmeleri olasılığını da beraberinde getiriyor.”

Halen üyelik konusunda belirli bir görüşleri olmayan devletler ile ilgili yazılar tartışmaya en açık ve en aydınlatıcı yazılar. Washington DC’deki Georgetown Üniversitesi’nden Charles King Romanya ile Moldavya’nın Avrupa-Atlantik bölgesine entegrasyonları karşısındaki engelleri ele alıyor. Ancak bu iki devlet arasında ulusal kimlikleri, Avrupa’ya karşı tutumları ve gerçek entegrasyon düzeyleri açısından büyük farklar olduğu için bu zaten yapay bir karşılaştırma. Yazar Moldavya’da 1990’lardan itibaren devlet Moskova ile yakınlaştıkça halkın Avrupa Birliği ve NATO’ya verdiği desteğin nasıl azaldığını izliyor. Romanya’da ise halkın Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya verdiği destek değişmiyor: Batı Avrupa’da yapılan kamuoyu yoklamalarında AB adayları arasında Bükreş sürekli olarak en sonda gelmesine rağmen, Romanya halkının üçte biri (ve bunların da yarısı hiçbir şart koşmadan) AB üyeliğini destekliyor. King’in dediği gibi, “Avrupalılar Romanya konusunda Romanya’nın Avrupa konusunda olduğu kadar hevesli değiller.” Yazar Batı’nın ülkenin politik yönü, Büyük Romanya Partisi’nin radikal milliyetçiliği, ve azınlıklara gösterilen muamele konusundaki endişelerini belgeliyor. Ancak yazarın “yakın bir gelecekte ne Romanya ne de Moldavya AB üyesi olmayacaklar” şeklinde vardığı sonuç artık geçerli değil, ve değişmesi gerekiyor. O tarihten sonra Romanya NATO’ya katıldı ve AB üyeliği konusunda da önünde gayet kesin bir takvim var; Moldavya ise Rusların hakimiyeti altındaki Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ile Batı arasındaki tampon bölgede kaybolmuşa benziyor.

Belarus’un beyin takımı Strategy’den Leonid Zaiko, Belarus ile ilgili incelemesinde halkın tutumu ile politikanın sık sık birbirlerine ters düştüğünü ifade ediyor. Yazar Belarus’un otoriter cumhurbaşkanı Alexander Lukashenko ülkeyi Batı’dan soyutladıkça halk arasında demokrasi ve serbest pazarların daha da çok kabul gördüğüne işaret ediyor. Yine de Batı, Belarus’un fırtınalı geçmişi ile ilgili olumsuz çağrışımlarından kurtulup ülkede önemli bir ekonomik ve medya varlığı bulunan Rusya ile bu ülke üzerindeki etkileri konusunda rekabete girişmeli. Bugünkü durum Rusya’ya eğilimli bir dış politikanın sonucu, ve Zaiko bu eğilimin AB’nin genişlemesinin ticaret, seyahat ve Minsk’deki siyasi durum üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle daha da kuvvetleneceğini tahmin ediyor. Yazı “Belarus’u göz ardı etmek, veya ülkeyi başarısız olarak nitelendirip silip atmak kötü ve tehlikeli bir politikadır” uyarısı ile sona eriyor.

New Jersey’deki Rutgers Üniversitesi’nden Alexander Motyl ve Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’nden James Sherr Ukrayna’nın dış politikası konusundaki analizlerinde benzer uyarılarda bulunuyorlar. Motyl Polonya’nın Schengen taahhütleri nedeniyle sınırlarının Batıya kapanmasının Belarus’da olduğu gibi ciddi sorunlar doğuracağını düşünüyor. Ayrıca “soyutlanma Rusya’ya teslim demektir” şeklinde bir korkuyu ifade ediyor. Rusya daha fonksiyonel kurumlara sahip olmanın yanı sıra, ılımlı bir güç sağlayabilecek kayda değer bir cephaneliğe sahip olmanın da avantajına sahip. Motyl Ukrayna’ya Batılı yapılara üyeliği için bir plan sağlanmazsa ülkenin kalkınması konusunda ortaya çıkabilecek üç olumsuz senaryo çiziyor.

Sherr başlangıç noktası olarak Ukrayna’yı entegre etmemenin bedelini ele alıyor. Daha sonra Avrupa Birliği ile NATO’nun ortaklık konusundaki farklı yaklaşımlarını karşılaştırıyor. Sherr'e göre İttifak'ın ortaklık programı Ukrayna da dahil tüm ortaklık ülkelerini Batılı kurumlara yakınlaştırırken, Soğuk Savaş'tan sonra radikal bir değişim geçirmemiş olan Avrupa Birliği sınırlarını doğuya doğru itme sürecinde eski bir genişleme modelini uygulamaya devam ediyor." Avrupa Birliği henüz NATO’nunkine benzer bir işbirliği programına sahip değil. NATO'nun işbirliği programı 2000 yılında 500 kadar NATO-Ukrayna etkinliğini başarıyla yürütmüştü. Ancak Sherr Avrupa Birliği'nin giderek güvenlik politikası üzerinde odaklanmasıyla bunun değişeceğini düşünüyor. Ülkenin dahili konularına gelince, Sherr’e göre Ukrayna halkı Rus halkı kadar olumsuz olmasa da, “NATO'ya Ukraynalı elit kesimden daha fazla şüpheyle yaklaşıyor; halbuki Rusya’da elit kesim NATO konusunda halktan daha şüpheci." Tüm sorunlara rağmen, 1999 yılı NATO-Ukrayna arasında savunma üzerine odaklanan işbirliğinde yoğun bir dönemin başlangıcı oldu. Sherr bu işbirliğinin mükemmel bir analizini sunuyor ve Batı’yı bu tür nüfuz kanallarını açık tutmaya ve “Ukrayna’nın Avrupa’ya yönelik umutlarını ciddiye almaya” davet ediyor.

Genişleme konusundaki hiç bir inceleme Rusya olmadan tamam sayılmaz. Moskova Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Vladimir Baranovsky yazısında “Avrupa” ile Rusya’nın birbirleriyle ilgili karşılıklı fikirlerindeki değişimi ele alıyor. Yazar daha en baştan Soğuk Savaş dönemindeki kutuplaşmanın yerini işbirliği ihtiyacının aldığını açıkça belirtiyor; ancak artık Batı ile ilişkilerin 1990’ların idealizmi ile değil, bir belirsizlik ile nitelendirilebileceğini ifade ediyor. Yine de yazar tartışmacıların çoğunluğu için “Avrupa yanlısı iddiaların genellikle daha cazip olduğunu” düşünüyor, çünkü Rusya’nın önde gelen aktörlerden biri olma şansının Avrupa’da başka yerlerden daha fazla olduğu kanısında. Baranovsky NATO-Rusya ilişkilerinin önemli dönüm noktaları ile ilgili dengeli bir tablo sunuyor: Yeltsin’in genişleme konusundaki tutumundaki en başlardaki belirsizlik; daha sonraları genişleme aleyhine nedenleri farklı da olsa geniş bir fikir birliği oluşturması; Mayıs 1997’de Kurucu Senet’in imzalanmasıyla son bulan görüşmeler; NATO’nun 1999 Kosova kampanyasının etkileri. Ancak Başkan Vladimir Putin’in İttifak ile ilgili pratik tutumu konusundaki analiz, 11 Eylül’den sonra terörizme karşı global savaş çerçevesinde NATO-Rusya ilişkilerinin ısınması ve NATO-Rusya Konseyi gibi en son gelişmeleri kapsamıyor.

Bugün Soğuk Savaş’tan sonraki ikinci genişleme turu tamamlanmış bulunuyor. Kuzey Atlantik Konseyi’nde artık 26 müttefik ülke var, ve müttefiklerin 26’sı ve Rusya, NATO-Rusya Konseyi’nde birlikte çalışıyorlar. NATO Karargahında yedi ülkenin bayraklarının ilk defa çekildiği törende hazır bulunanlar ne bu olayın kendisini ne de uyandırdığı hassas duyguları asla unutamayacaklar. Yeni üyelerin törende hazır bulunan vatandaşları için o gün on yıldan fazla süren çalışmalarının meyvesi idi. Aynı zamanda bu ülkelerin tarihlerinde ve de geniş Avrupa-Atlantik bölgesinde yeni bir dönemin de başlangıcı idi. Pope’un flört ve evlilik ile ilgili acımasız sözlerine dönersek, üyelik evliliğe benzetilebilir; bu evliliğin yürümesi artık eski ve yeni üyelere kalmıştır.


Barry Adams Moskova’daki Amerikan Uluslararası Eğitim Konseyleri’nde ileri düzeyde bir araştırmacıdır. Kendisi Eylül 2002-Mart 2004 tarihleri arasında NATO’da çalışmıştır.

...yukarı...