NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu sayı:Yaz 2003 Önceki sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 Içindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Tartışma
 Söyleşi
 Yayınlar
 Özel
 Analiz
 İstatistikler
 Yazarlar
 Bağlantılar
 Bir Sonraki Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Tartışma
KİS’lerin yayılmasını önleme açısından önceden davranmak ne kadar etkili bir yoldur?
    Max Boot                ve               Harald Müller Karşı Karşıya




Max Boot New York’taki Dış İlişkiler Konseyi, Olin Kürsüsü’sünde ulusal güvenlik etüdleri konusunda üst düzeyli bir akademisyendir.




Harald Muller Frankfurt’taki Barış Araştırmaları Enstitüsü Direktörüdür.

 

 

Sevgili Harald,

Bu konuyu seninle tartışmak çok hoş. Kitle imha silahlarının yayılmasını önlemek amacıyla önceden davranmanın ne derece etkili olduğunu tartışmanın tam zamanıdır (özellikle Irak konusundaki tartışmaların giderek kızıştığı bugünlerde). Bu yazıyı biyolojik silah taşıdığından şüphe edilen iki treyler dışında Saddam Hüseyin’in KİS programına ilişkin henüz herhangi bir kanıtın ele geçirilemediği tarihlerde yazıyorum. Bu durum doğal olarak birçok kişinin Irak savaşının gereksiz olduğunu ve önceden davranma doktrininin bir işe yaramadığını düşünmesine neden oldu.

Ben bu düşünceye karşı çıkıyorum. Bence, bugüne kadar KİS’leri bulamamış olmamız önceden davranarak savaşı başlatmış olmamıza değil, bu doktrine karşı çıkanların alternatif olarak öne sürdüğü teftiş politikasına gölge düşürmektedir. Eğer özgürlüğüne kavuşmuş Irak’ta biz dahi KİS’leri bulamamışsak, o sıralar totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü bir ülkede 100 veya 1000 müfettişin bunları bulma şansı ne olurdu ki? Tabii şu olasılıklar da var: zaten bulunacak bir şey yoktu; Saddam bütün KİS stoklarını gerçekten imha etti; veya daha kötüsü, bunları ülke dışına taşıdı. Ama bence, elindeki stokların ne durumda olduğu değil, bunlardan daha fazlasını üretme yeteneğinin ve bu ürettiklerini kullanmak arzusunda olup olmadığı daha önemlidir. Neresinden bakılırsa bakılsın, Saddam korkutucu biriydi. İranlılar ve Kürtlere karşı zehirli gaz kullandığını ve BM kararları doğrultusunda KİS’leri elden çıkarması gerekirken bunu yapmadığını biliyoruz. Son dakikada stoklarını elden çıkarmış olsa bile gerektiği takdirde mikroplar ve zehirli gazlar üretebilecek altyapıyı elinde tuttuğuna şüphe yok. Artık o sıralarda nükleer silah edinmek için çalıştığını biliyoruz ama bu konuda ne kadar ilerlemiş olduğunu tam olarak bilemiyoruz.

Bütün bunlara bakarak Saddam’ı devirmenin sadece ahlaki açıdan değil, stratejik açıdan da doğru bir hareket olduğuna inanıyorum. Arkasında uzun bir suç sicili olan ve eğer iktidarda kalsaydı gelecekte sadece kendi halkına karşı değil, komşularına karşı da çok daha kötü suçlar işleyeceği kesin olan birisini ortadan kaldırdık. Saddam’ın elini kolunu bağlamak için onunla işbirliği yapmaktan (1990’dan önce) silah teftişine (1992-1998-2003) ve caydırıcılığa kadar (1991-2003) kadar her yolu denedik. Son zamanlarda zorla ve kuvvet kullanımı tehdidiyle yaptırılan teftişlerin Saddam’ı geçici olarak durdurduğunu söyleyebilirsin ve bunda haklı da olabilirsin ama, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Kırallık’ın yüz binlerce askeri sonsuza dek Irak sınırında tutması mümkün değildi. Saddam daha önce de yaptığı gibi uluslararası toplumun pes etmesini bekleyebilirdi ve böyle bir baskıya uzun süre katlanılamazdı. Zaten askeri harekat ile bu seçenek ortadan kalkmış bulunuyor ve ben dünyanın Saddamsız daha iyi bir dünya olduğuna inanıyorum. Sence de öyle değil mi?

Bugün sorun, İran ve Kuzey Kore gibi kitle imha silahları edinen diğer despot rejimlerle nasıl başa çıkılacağıdır. Yine aynı iki seçenek ile karşı karşıyayız: görüşmeler mi, önceden davranmak mı? Ben önceden davranmaktan yanayım, ama bununla sadece askeri seçenekleri değil, rejimlerin yapısını değiştirecek her türlü baskıyı da (diplomatik, ekonomik, ahlaki) kastediyorum. Bence bütün bu vakalarda sorun kimin elinde KİS olduğu değil, ne tür bir rejimde KİS olduğudur. Fransa ve İsrail gibi liberal demokratik hükümetlerin elindeki KİS’ler o kadar önemli değildir. Sorun, halkına hesap vermeyen despotların elinde bu tür silahlar olduğu zaman ne olacağıdır.

Kendi halkına kötü davranan rejimlerin dış dünyaya adil davranacağına inanmıyorum. Büyük bir rahatlıkla anlaşmalar yapıyorlar ama sonra bunları ihlal ediyorlar. Buna örnek olarak Kuzey Kore’yi verebiliriz. Pyongyang 1993’te Anlaşma Çerçevesi’ni imzaladı ama hemen arkasından nükleer silah geliştirmeye devam etti. Kim Jong II’nin bu programdan vazgeçmesi için teklif edecek bir şeyimiz olduğunu sanmıyorum.

Saddam’ı devirmek sadece ahlaki açıdan değil, stratejik açıdan da doğru bir hareketti.

Geçmişte nükleer silahların yayılmasını önlemekte elde edilen başarılar daha ziyade rejim değişiklikleri sayesinde olmuştur. Brezilya, Arjantin ve Güney Afrika gibi yerlerdeki hükümetler liberalleştikçe nükleer silah programlarına da fazla bir gerek görmemeye başladılar. Bu programlardan vazgeçmeye hazır olmalarının Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) sayesinde olduğunu iddia edebilirsin ama ben bu olgunun o kadar önemli olduğunu sanmıyorum; bence asıl önemli olan rejimlerin yapısıdır.

Dolayısıyla, bence, Kuzey Kore, İran ve diğer kötü niyetli rejimlerin halklarına bu despotlardan kurtulup kendilerine hesap verecek rejimler kurmalarında yardımcı olmalıyız. Batı’nın güvenliği liberal demokrasinin yayılmasındadır, NPT gibi uygulanmayan antlaşmalar imzalamakta değil.

Senin görüşünün farklı olacağını tahmin ediyorum ve bu konuda seninle fikir alış verişi yapmaktan memnuniyet duyacağım.

Sevgilerle,
...yukarı...
Max


Sevgili Max,

Bu düşünceli mektubun için teşekkür ederim. Amerikalı bir yeni-muhafazakar (neo-conseervative) ile barış konusunda araştırmacı bir Alman’ın kitle imha silahlarının yayılmasını önlemekte en etkili yaptırımın kuvvet kullanımı olduğu konusunda aynı fikri paylaştıklarını görmek güzel. En azından on-oniki yıldır bunu söylüyorum. Birleşmiş Milletler 31 Ocak 1992 tarihli bildirisinde KİS’lerin yayılmasının “ barış ve güvenliği tehdit ettiğini belirtmişti, ki bu da BM Yasası doğrultusunda askeri harekat dahil çeşitli yaptırımları harekete geçirebilecek bir formüldü.

Ancak burada senden ayrılıyorum. Kuvvet kullanımı yasalar çerçevesinde olmalıdır. KİS’ler konusunda uluslararası yasalar yeteri kadar kapsamlıdır ve Kimyasal Silahlar Konvansiyonu, Biyolojik Silahlar Konvansiyonu ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) kapsamaktadır. Senin düşündüğünün tersine, NPT boş sözlerden ibaret değildir. Nükleer silah konusunu ciddiyetle düşünen veya bu programları uygulamaya koyan 36 ülkenin büyük çoğunluğu bunu NPT görüşmelerinden önce yapmışlardı; bu tür faaliyetlerini durduran 25 ülkenin büyük çoğunluğu (21’i) bu faaliyetlerini NPT imzaya açıldıktan sonra durdurdular. Nükleer silah programlarını durduran ülkelerin büyük çoğunluğu demokratik ülkeler veya demokrasiye geçiş sürecindeki ülkelerdi, ama aralarında Mısır, Endonezya, ve Yugoslavya gibi otoriter rejimler de bulunuyordu. Bu ülkeler uluslararası normlar belirlendikten sonra askeri amaçlı nükleer araştırma programlarını durdurmuşlardı. Bu nedenle NPT, askeri seçenekten vazgeçmeleri konusunda ülkeleri ikna etmekte son derece başarılı olmuştur. “Nükleer silahların yayılmasını önlemedeki başarı rejim değişikliğine bağlıdır” düşüncesi ise bence son derece abartılıdır.

Yasal normlar ve askeri kuvvet kullanımı birbiriyle çatışan değil, birbirini tamamlayan politikalar olarak görülmelidir. Askeri güç kullanımı, ancak prosedüre uygun olarak, üzerinde anlaşmaya varılmış olan normları desteklemelidir. Kabul edilmiş bir yasal çerçeve dışında önceden davranarak harekete geçmek korku, kırgınlık ve tepki yaratır, ve durdurmayı amaçladığı anarşiyi körükler.

Bu konudaki prosedür, yeterli kanıtın sunulmasını, erken davranarak harekete geçmenin avantajlarını ve bu tehditle başa çıkmakta en etkili stratejinin tartışılmasını gerektirir. Irak konusunda bu şartlar yerine getirilmemiştir. UNMOVIC’in kanıt toplama ve değerlendirme çalışmaları yarıda kesildi. Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın 5 Şubat’ta Birleşmiş Milletler’de yaptığı ve kaynağı oldukça şüpheli ve yeteri kadar tartışılmamış veya incelenmemiş kanıtlarla ilgili sunumu oldukça yetersizdi. Ayrıca, Iraklıların bu savaştaki performansları ve kimyasal veya biyolojik silah kullanmamış olmaları, ve değil büyük çaplı bir KİS programı, herhangi bir kitle imha silahı izi dahi bulunmamış olması dikkate alınırsa, UNSCOM’un görevini gayet iyi yapmış olduğu görülebilir. Öyle görülüyor ki dört yıllık ara dahi Irak’a eski programlarını yeniden başlatmak için yeterli olmamıştır. Kısıtlamalar ve caydırıcılık işe yaramıştır ve büyük olasılıkla gelecekte de işe yarayacaktı.

Savaş kararı hiçbir zaman hafife alınmamalıdır zira, Irak kampanyasında da olduğu gibi, her savaşta sivil kayıplar verilecektir. Bu nedenle, böyle bir karar sadece en son çare olarak, diğer tüm alternatifler denendikten sonra verilmelidir. Irak konusunda bu noktaya gelinmemişti. Ve bu karar herhangi ülkenin tekelinde olmamalıdır.

Kabul edilmiş bir yasal çerçeve dışında önceden davranarak harekete geçmek korku, kırgınlık ve tepki yaratır, ve esas olarak durdurmayı amaçladığı anarşiyi körükler.

Dünyamız demokrasinin açıkça tercih edildiği rejimlerin ve çeşitli kültürlerin bir karışımıdır. Son yüzyılda iki diktatör idare altında yaşamış bir ülkenin vatandaşı olarak, Hitler gençliği veya onun komünist alternatifi “genç öncüler”in üyesi olmaktan kurtulmuş olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Ancak, sırf rejim değişikliği için erken davranarak hareket geçmek yanlış öncelikler doğurur. Diktatörler caydırıcı önlemler karşısında geri adım atabilirler. Tarihteki en büyük demokratik zafer olan Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesi sabır, çok çalışma, ve kısıtlama, caydırıcılık ve detant’ın akılcı şekilde bir araya getirilmesiyle kazanılmıştır.

Kuvvet kullanımına ancak öz savunma, soykırımı önlemek, ve ölümcül bir tehdit ile başa çıkmak için başka hiçbir yol kalmamışsa başvurulmalıdır. Bu arada, uluslararası yasaları sabırla şekillendirmek ve genişletmek, ve gerekli olduğu takdirde bunu uygulayacak kuvveti oluşturmak Batı’nın politikası olmalıdır. Hukukun üstünlüğü demokrasinin en güçlü olgularından biridir ve demokrasinin yayılması için en iyi ortamı yaratır.

Son bir noktaya daha değineyim. Saddam Hüseyin’in artık iktidarda olmamasından dolayı çok memnunum. Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmış olmasından dolayı da çok memnunum ve bunun daha önceden gerçekleşmiş olmasını isterdim. Ayrıca, Amerikan hükümetinin, 1950’lerdeki Stratejik Hava Komutanı General Curtis LeMay’ın tavsiyesine uyarak Sovyetler Birliği’ne, o daha ABD’yi tahrip edebilecek nükleer silah üretemeden, saldırmamış olmasından dolayı da memnunum. Eğer bu tavsiyeye uyulsaydı çıkacak savaşın kurbanlarından biri de ben olurdum.

Sevgilerle,
...yukarı...
Harald


Sevgili Harald,

Temelde uluslararası yasaları uygulamakta kuvvet kullanımının önemi konusunda anlaştığımız için memnunum. “Yasal normların ve askeri kuvvet kullanımının birbirine rakip değil birbirini tamamlayan politikalar olarak görülmesi” konusunda seninle aynı fikirdeyim. Beni endişelendiren, sen ve senin gibi düşünen birçok Avrupalının diplomatik çarelerin tükendiği bir durum örneği bulamayacağınızdır.

Irak konusu ile ilgili olarak “bu şartlar karşılanmamıştır” diyorsun. Gerçekten mi??? Saddam Hüseyin’in 17 BMGK kararını ihlal etmiş olmasına ne demeli? Ya da Hans Blix ve BM müfettişlerinin rapor ettikleri gibi, 1441 sayılı BMGK kararının gerektirdiği işbirliğini hiçbir zaman tam olarak yapmadığı gerçeğine ne demeli? Dünyanın en acımasız diktatörlerinden olan Saddam Hüseyin’in, soykırım yapmak, komşu ülkeleri istila etmek ve uluslararası yasaları çiğnemek gibi kötü bir sicili vardı. Eğer bütün bunlar askeri bir harekat için geçerli nedenler değilse nelerin geçerli olabileceğini hayal etmek güç.

Bugüne kadar kitle imha silahları bulunamamış olması da benim tezimi güçlendiriyor. Bu da demektir ki, silah müfettişleri, Almanya dahil tüm Batılı istihbarat ajanslarının var olduğu konusunda hemfikir oldukları silah depolarını hiçbir zaman bulamayacaklardı. Bu durumda da Saddam Hüseyin’e temiz raporu verecekler ve Saddam Hüseyin’in gelecekte daha fazla kitle imha silahı üretme ve hatta nükleer silah edinme kapasitesini ortadan kaldıramayacaklardı. Tabii bu arada kendi halkına tecavüz etmesine ve onları hunharca öldürmesine de olanak sağlamış olacaklardı. Anglo-Amerikan askeri harekatı sayesinde bütün bu tehlikeler saf dışı edilmiştir.

Batı’nın güvenliği liberal demokrasinin yayılmasındadır, NPT gibi uygulanmayan antlaşmalar imzalamakta değil.

Nazi ve Komünist diktatörler tarafından perişan edilmiş olan ülkeni örnek olarak göstermene sevindim. Bence bu caydırıcılık ve rejim değişikliğinin gerekli olduğunu gösteren en iyi örnek. Batı dünyası 1930’larda Hitler’i durdurmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı ve sonuçta altı milyon Yahudi ölmüş, ve tarihin en kanlı savaşı patlak vermişti. Batı dünyası İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’ni durdurmaya çalışmış ve bunda başarılı da olmuştu. Ama ne pahasına? Komünist saldırıların yol açtığı savaşlarda (Kore, Vietnam, Afganistan vs.) hayatını kaybeden milyonlarca insanı bir an unutsak dahi, Doğu Almanya ve Doğu Avrupa halklarının kırk yıldan fazla bir zaman totaliter rejimler altında ezildiği gerçeğini nasıl göz ardı ederiz? Senin en iyi yol dediğin bu mu?

Sovyetler Birliği karşısında fazla bir seçeneğimiz olmadığını kabul etmek zorundayım. O kadar güçlü bir ülkeydi ki, önceden davranarak harekete geçmek bir alternatif olamazdı (Dayanışma gibi grupları veya Andrei Sakharov’u bütün gücümüzle destekleyip Sovyetleri içerden zayıflatmak gibi askeri olmayan alternatifler hariç). General LeMay’in istediği gibi Sovyetler Birliği’ne saldırmak çılgınlık olurdu. Ama Saddam Hüseyin’in Irak’ı gibi daha zayıf bir rejime saldırmak hiç de çılgınlık değildir. Irak’a yapılan askeri harekat sayesinde 20 milyondan fazla insana özgürlük götürdük, hem de iki tarafta da çok büyük can kaybına yol açmadan.

Savaş her zaman en kötü seçenek değildir; saldırgan ve totaliter bir rejim altında yaşamak daha kötüdür. Keşke 1930’larda Fransa ve Almanya da önceden davranarak Hitler’e savaş açsalardı. Sence de öyle değil mi?



Sevgilerle,
...yukarı...
Max


Sevgili Max,

Demek Avrupalılar uluslararası yasaları uygulamak için hiçbir zaman savaşa gitmeyecekler? Ne garip değil mi? Ben de zannediyordum ki Afganistan’da İngiliz ve Amerikalıların yanında konuşlanan özel Alman kuvvetleri ve Fransa, Afgan kampanyasına ABD’den sonra en büyük katkıyı yapan ülkelerdi!

Irak’ta kitle imha silahları bulunamamış olmasının bu teftişlerin ne kadar boşuna olduğunu gösterdiğini iddia ediyorsun. Bunu hiç de inandırıcı bulmuyorum. Bu silahların bulunamamış olması karşısında Washington bugüne kadar üç açıklama getirdi: a) Irak savaştan hemen önce bu silahları imha etti; b) Irak bu silahları ülke dışına taşıdı; c) bu silahlar yağmalandı. Bu açıklamaların hiçbiri yeteri kadar inandırıcı değil. Eğer amaç Irak’taki KİS’lerin teröristlerin eline geçmesini önlemek idiyse, sonuncu açıklama bu konudaki beceriksizliği itiraf etmek anlamına geliyor. Ayrıca, bu tür açıklamaların sayıca çok olması da Washington bir daha erken davranıp savaş açmayı savunduğunda pek inandırıcı olmamasına sebep olacak.

Kuvvet kullanımına ancak meşru müdafaa, soykırımı önlemek, ve ölümcül bir tehdit ile başa çıkmak için başka hiçbir yol kalmamışsa başvurulmalıdır.

Tabii bir olasılık daha var: Belki de Irak’ta kayda değer miktarda KİS veyahut bunları büyük sayılarda üretecek tesisler bulunmuyordu. Hep sözü edilen Irak’taki biyolojik silah programı ile ilgili bilginin büyük çoğunluğu 1995’te Ürdün’e kaçan Kemal Hüseyin’den geliyordu. Ama Hüseyin’in verdiği bilgiler arasında basında fazla rağbet görmeyen bir başka bilgi de vardı: o da, Irak’ın 1991’den önce bu silahları üretmeyi durdurduğu ve UNSCOM çalışmalarına başlamadan önce de bunları imha ettiği yolundaki bilgi. Bu konuda hiçbir zaman emin olamadık ama doğru da olabilirdi.

Teftişleri daha güçlendirmek ve daha kapsamlı hale getirmek bize ne kazandırabilirdi? Müfettişler kimyasal maddeler için kullanılabilecek bazı boş kovanlar buldular ve Al Samoud füzelerinin imha edilmesine nezaret ettiler. Teftişleri sırasında işbirliğinin yetersizliğinden şikayetçilerdi ama teftişler ilerledikçe bunun da düzelmekte olduğunu bildirdiler. Daha fazla sorgulama, süratli ve zamanında yapılacak teftişler, ve en iyi Batı istihbarat teknikleri sayesinde zaman içinde eski programların kalıntılarını, ve eğer varsa bu programı yeniden canlandırmak için yürütülen çabaların kanıtlarını mutlaka bulurlardı. Ayrıca, UNMOVIC’i akıllıca düzenlenmiş yaptırımlara eşlik edecek uzun vadeli ve sürekli bir nezaret sistemi takip edebilirdi. Bu tür önlemler ve bunlara uyulmadığı takdirde askeri harekata geçileceği tehdidi büyük olasılıkla öngörülebilir gelecekte Irak’ın eylemlerini sınırlandırırdı.

Savunmanda beni en çok ilgilendiren savaş karşısında bir şövalye gibi davranışın. Savaşlar masum insanların canına kıyarlar. Sivil kayıpların sayısını azaltmak için ne kadar çalışılırsa çalışılsın bu savaş olgusunun doğasında vardır. Sadece zafere kesin gözüyle bakarak savaşa girme kararı alınmamalıdır. Bu karar ancak savaşın artık kaçınılmaz olduğuna dair her türlü kanıtın var olduğu durumlarda, eğer savaşa girişilmezse kayıpların daha büyük olacağı durumlarda, ve savaş sonrası şartların savaş öncesi şartlardan daha kötü olmayacağı (1938’de olduğu gibi) durumlarda verilmelidir. Irak konusunda savaşın kaçınılmaz olduğuna hala ikna olmuş değilim. Bu arada jüri diğer iki kriter konusunda hala karar vermiş değil. Ama biraz yardımla Irak halkının ülkelerini yeniden kurabilmelerini yürekten istiyorum. Demokrasiyi bir ülkeye dışarıdan empoze etmek kolay değildir. Şartlar bir ülkeden diğerine değişebilir ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gördüğümüz Almanya ve Japonya modeli her ülkede uygulanabilir diye bir şey yoktur. Bunu ancak zaman gösterecektir.

Son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Burada önceden davranmaktan (acil bir tehlikeyi durdurmak için eyleme geçmek) değil, önleyici olmaktan, yani bir tehlikenin saldırıya dönüşebilecek bir tehdit haline gelmesinden önce ortadan kaldırılmasından söz ediyoruz. Uluslararası hukukçular yakın zamana kadar önleme faaliyetlerinin yasalara aykırı olduğu konusunda hemfikirdiler.

Sevgilerle,
...yukarı...
Harald


Sevgili Harald,

Sanıyorum ki Irak’ın kitle imha silahları konusunda anlaşamayacağımızı kabul etmek zorundayız. Ama, şunu söylemeden de yapamayacağım: Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğundan emin olan sadece Amerika Birleşik Devletleri değildi; Avrupa hükümetleri dahil, Irak’ta istihbaratı olan birçok hükümet de aynı inanca sahipti. BM müfettişleri de aynı şeyi düşünüyorlardı.

Uzun vadeli teftiş rejiminin işe yarayacağı konusundaki düşüncene de pek katılamıyorum. Saddam’ın 1998’de yaptığı gibi yine işbirliği yapmayı reddetmemesi için bir neden göremiyorum. Eğer reddetse Fransa ve Almanya Irak’a saldırmaya istekli olurlar mıydı? 1998’de saldırmadılar.

Beni esas düşündüren totaliter rejimlere karşı takındığın şövalye tavrı. “Savaşların masum insanların canına kıydığını” söylüyorsun. Kötü rejimler de aynı şeyi yapar. Hatta 20. yüzyıldaki totaliter rejimler altında savaşlarda ölenden daha fazla insan ölmüştür. Buna Hitler, Stalin, Mao, Pol Pot ve Saddam Hüseyin’in neden olduğu ölümleri de eklersek sayı 100 milyonlara ulaşır. Saddam’ın bu sayıya olan katkısı göreceli olarak biraz daha az -birkaç yüz bin. Ama, Saddam’ı deviren savaşın faturası ise sadece birkaç bin sivil. Irak savaşının birçok Iraklının hayatını kurtardığı bir gerçektir.

Savaş her zaman en kötü seçenek değildir; saldırgan ve totaliter bir rejim altında yaşamak daha kötüdür.

Jüri Saddamsız bir Irak’ın daha iyi olduğuna karar verdi. Irak gerçek bir demokrasiye kavuşmasa bile en azından artık politik amaçlarla kadınların tecavüze uğradığı ve çocukların işkence gördüğü bir ülke olmaktan çıktı. Yapılan her hesap Irak savaşının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Sözünü ettiğin son noktaya gelince: uluslararası hukukçulara ve söylediklerine fazla güvenim yok. Eğer bir parça güvenim olsaydı hala savaşın ulusal bir politika aracı olarak kullanılmasını yasaklayan 1928 Kellog-Briand Paktı’nın uygulanmasını bekliyor olacaktım. Ama 20.yüzyılda Avrupa ve Asya’yı büyük bir felaketten kurtaran ve şimdi de aynı şeyi Orta Doğu için yapmakta olan Amerikan gücüne sonsuz güvenim var. İkinci Dünya Savaşı’nı veya Soğuk Savaş’ı “uluslararası hukuk” kazanmadı; Amerika ve müttefikleri kazandı.

Sevgilerle,
...yukarı...
Max


Sevgili Max,

Silahları kuşanıp KİS tehdidine karşı koymak (örneğin, BM Güvenlik Konseyi tarafından Saddam’ın BMGK’nin 1441 sayılı kararını ihlal ettiğine karar verilseydi) veya zalim diktatörlerin soykırım yapmalarını önlemek için savaşmak zorunda kalacağımız durumlar olabilir. Böyle bir durumda bir şövalye gibi davranmazdım. Ama, böylesi büyük kararlar güçlü ülkelerin tekelinde olmamalı. Uluslararası topluma bu hakkı tanıyan yasal prosedürler zaten yürürlükte. Zaten Birleşmiş Milletler de onları kullanarak 1990’larda insani müdahalelerle ilgili yeni ilkeler geliştirdi, 1998’de de sınır ötesi terörizm olaylarında teröristlere ev sahipliği yapan ülklelerin sorumlu olduğu normunu oluşturdu. Böylece 2001 yılında, BM Güvenlik Konseyi, terörist saldırıya uğrayan ülkelere, teröristlere ev sahipliği yapan ülkelere karşı kendilerini savunma hakkını tanıdı. Daha sonra, BMGK 1441 sayılı kararı ile KİS tehdidi ile mücadele konusunda yeni yaklaşımlar getirdi ama bu yaklaşımların gelişmesine fırsat verilmedi.

Amerikan gücüne güveniyorsun çünkü sen de hükümetin gibi Amerika’nın (her zaman) haklı olduğunu düşünüyorsun. Oysa Amerika Birleşik Devletleri dışında giderek gelişen izlenim şu: Washington giderek kendisinin hiç bir zaman yanılmayacağı ve başkalarının görüşlerini almaya gerek olmadığı (onun politikalarını desteklemiyorlarsa) duygusuna kapılmakta. Ayrıca, herkes de Washington’un bilgeliğin ölçütü olduğunu düşünmüyor. ABD’nin Irak’taki barışı tesis faaliyetlerinde giderek daha fazla hatalar yapılıyor. İşte bu nedenle jürinin hala karar verememiş olduğunu düşünüyorum.

Sadece kesin kazanacağız düşüncesiyle savaşa girme kararı alınmamalıdır.

Dünya giderek küçülüyor. Bu nedenle Washington’un aldığı kararlar hepimizi etkiliyor; bu kararların uluslararası hukuk prosedürleri dışında alınması ise sıkıntı yaratıyor. İnsanların söz hakkı olmadığı ortamlarda alınan kararlar daima kızgınlık, tepki ve nihayet şiddet doğurur.

18. yüzyılda İngiltere Kralı George III başka kıtalardaki vatandaşlarından da vergi toplamaya karar verdi. Bu kararını çok haklı görüyordu zira bu insanları “vahşiler”e karşı korumanın bir maliyeti vardı. Oysa bu insanlar bu kendilerine sorulmadan haklarında alınan bu karardan hiç memnun olmadılar çünkü sonuçlarından onlar etkileniyordu.

Sevgilerle,
...yukarı...
Harald

 Dış İlişkiler Konseyi konusunda www.cfr.org; Barış Araştırmaları Enstitüsü Konusunda www.hsfk.de adresinden ayrıntılı bilgi alınabilir.