NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu sayı:Yaz 2003 Önceki sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 Içindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Tartışma
 Söyleşi
 Yayınlar
 Özel
 Analiz
 İstatistikler
 Yazarlar
 Bağlantılar
 Bir Sonraki Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Analiz
Büyük Umutlar

Ronald D. Asmus Avrupa Birliği ve NATO’ya girmekte olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini bekleyen sorunları inceliyor.


NATO’ya katılım protokolleri imzalanıyor:
Protokollerdeki mürekkep daha kurumamıştı ki İttifak
kendisini önemli bir krizin içinde buldu
(© NATO)
Geçtiğimiz on yıla yakın süre Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için iyi yıllar olmuştur: Komünizm çökmüş, Soğuk Savaş sona ermiş, Sovyetler Birliği dağılmış, ve Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar olan ülkeler bağımsızlıklarını kazanarak demokratik ve piyasa ekonomisine dayanan politik ve ekonomik sistemlerini kurmayı başarmışlardır. Eski Yugoslavya dışında bu bölgedeki tüm ülkeler, birçok yorumcunun komünizmin çöküşünden sonra ortaya çıkacağını düşündükleri otoriter milliyetçiliğin geri dönüşünü engellemişlerdir.

Bu ülkeler dış politika açısından da başarılı olmuşlardır. Eski muhalifler daha sonra diplomat ve devlet adamları olarak Sovyet birliklerinin ülkelerinden çekilmeleri ve Varşova Paktı’nın sessizce dağılması için yapılan görüşmelere katıldılar. Ondan sonra da gözlerini çok arzulanan ama o sıralarda ulaşılması olanaksız gibi görünen bir hedefe diktiler: Avrupa Birliği ve NATO’ya katılarak neredeyse yarım asır önce zorla koparıldıkları Batı ile yeniden bütünleşmek. Bu kuruluşlar vasıtasıyla yeni kazandıkları bağımsızlıklarını güvenceye almak ve Batı’da birçok ülkenin doğal olarak algıladıkları güvenlikten yararlanmak istiyorlardı.

Bu hedeflerine artık ulaştılar bile. Sırasıyla, Kopenhag ve Prag zirvelerinde AB ve NATO’nun başlattığı “Büyük Patlama” olarak adlandırılabilecek genişleme turları sonucunda artık Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri Batı dünyasına demir atmış durumdalar. Böylece, Almanya ve Rusya arasına sıkışmış “zayıf ülke” olma sorununu da aşmış oldular. Bu ülkeler artık Almanya’nın yerleşik bir parçası olduğu Batılı yapılara dahil olacaklar ve yine bu yapılar vasıtasıyla doğudaki komşuları ile bir ortaklık ruhu içinde, ama bu kez kuvvetli bir konumda, ilişkilerini sürdürebileceklerdir. Geri planda ise bütün bunları destekleyen dünyanın en güçlü ülkesinin -Amerika Birleşik Devletleri’nin- getirdiği güvenlik garantisi bulunmaktadır.

Bütün bunlar zaman zaman “Alis Harikalar Diyarında”yı hatırlatıyor. Tarihin oldukça zalim davrandığı ve iyilerin çoğu zaman kaybettiği bu bölgede iyiler ilk kez kazanıyor. 1990 başlarında bir Amerikan gazetesinde çıkan bir karikatür şöyle diyor: “Doğu Avrupa - Burası hep savaşların çıktığı yer değil mi?” Bölge bugün çok daha demokratik, bir savaş olasılığı yok, ve artık eski tehditlerden uzak. Bugün bu bölgeyi tanımlamakta kullandığımız sözcükler, Batı’daki çekim merkezinin artık birkaç yüz kilometre Doğu’ya kaydığı gerçeğini yansıtıyor. On yıl kadar önce de “Doğu Avrupa” terimini kullanıyorduk ama bugün bu ülkeleri “Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri” olarak tanımlıyor, “Doğu Avrupa” terimini Ukrayna’dan söz ederken kullanıyoruz.

Böyle bir geçmişten bugünkü konumlarına gelen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin başarılarını modern bağlarının ürünü bir kadeh şarap içerek ve bir püro tüttürerek kutlamalarını yadırgamamak gerek. Oysa tam bu tarihi başarı yaşanacakken ufukta kara bulutlar belirmeye başladı: Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri Batı’da istedikleri hedefe varmak üzere iken katılmak için çok uğraş verdikleri Batı İttifakı bir keşmekeş içerisine girdi. Üyelerin Irak’ın oluşturduğu tehdit konusundaki farklı yaklaşımları Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin güvenliklerinin garantisi olarak gördükleri temel kurumların (NATO ve Avrupa Birliği) temellerinde çatlaklar oluşmasına neden oldu. Soğuk Savaş sonrası dönemde güvenliği sağlayan kalıcı unsurlar olarak görülen temel kurumlar dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Irak konusu yatışınca bu çatlaklar tamir edilebilir mi, yoksa bunlar Transatlantik bağ ve Avrupa için yeni bir rotanın belirtileri midir henüz bilinmiyor. Görülen şu ki, Batı dünyasını belirsizlikler ve sarsıntılar beklemektedir. 21. yüzyılın tehditleri soyut olmaktan çıkıp somut hale gelmiştir ve Batı bu tehditlere karşı ortak bir yaklaşım geliştirememiştir. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ilk kez böyle bir jeopolitik depremin merkezini oluşturmuyorlar. Ama bu sarsıntının bölgede ve bölgenin güvenlik ve refahını emanet ettiği kurumlar üzerindeki etkisi büyük olacaktır. İleriye doğru bir bakarsak, gelecek on yılda önümüzde üç büyük sorun bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Atlantik’in diğer yakası ile ilgili sorunlar; ikincisi Avrupa içindeki sorunlar; üçüncüsü ise ülkelerin iç sorunlarıdır.

Atlantik Sorunu

Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin bekleyen birinci sorun Atlantik sorunudur. Yirminci yüzyıldaki acımasız jeopolitik ortamda yaşamış olan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için NATO’ya katılım arzularının gerekçeleri son derece açıktı. İttifak üyeliği hem hala kalmış olabilecek bir Rusya tehdidine karşı savunma sağlayacak, hem de kırk yıllık komünist idarenin etkilerinden kurtulacakları ve entegre olabilecekleri bir güvenlik şemsiyesi oluşturacaktı. Ayrıca, bu bölge için alternatif bir gündem düşünmeyen Amerika Birleşik Devletleri’nin de güvenlik garantisini getirecekti. NATO’nun genişlemesi birçok kişi tarafından Almanya ile ikili ilişkilerden, bölgesel rekabetler, ve belki en önemlisi Rusya ile ilişkilerin normale döndürülmesine kadar geniş bir yelpaze oluşturan sorunların çözümü için bir ön şart olarak görülüyordu.

Ancak NATO’nun genişlemesinin ikinci turu için imzalanan katılım protokollerinin daha mürekkebi bile kurumadan İttifak, Irak konusundaki anlaşmazlıklar yüzünden kendisini şiddetli bir krizin içinde buldu. Temel aktörlerin hatalarından doğmuş olan bu kriz İttifak’ın karşılaştığı ilk kriz değildi tabii, ve belki de önlenebilirdi. Batı’nın totaliter bir diktatörle başa çıkma çabalarının NATO, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’de çatlaklar oluşmasıyla son bulmuş olması bu kuruluşların diplomatik yeteneklerini yansıtmıyor.

Ancak, Irak konusu bir yana, son birkaç aydır Atlantik İttifakı içindeki görüş ayrılıklarının çok daha derinlere indiğini ve bunun yankılarının bir süre daha devam edeceğini görebiliyoruz. Bu hale nasıl geldiğimiz konusundaki tartışmalar politikalar ile ilgili bazı değişikliklere gebedir.

Yelpazenin bir ucunda güç dengeleri arasındaki asimetrinin ABD ve Avrupa’nın dünya görüşünü yeniden şekillendirdiğini savunan “yapısalcı” ekol bulunmaktadır. Bu gruptakiler ilişkilerin bir kopma noktasına gelmesini önlenebilir, ama maalesef giderek olası bir durum olarak görüyorlar. Bu görüşe karşı olanlar ise bu çatışmanın önlenebilir olduğunu ama çatışmanın ağırlıklı olarak 11 Eylül’ün Amerika ve Avrupa’daki bakış açışını farklı olarak etkilemiş olmasından ve Atlantik’in iki tarafındaki liderlerin hatalarından kaynaklandığını savunuyorlar. Bir başka deyişle, esas sorun, ortak bir stratejik hedef olmamasından kaynaklanıyor.

Bu farklı analizler gelecekte takip edilecek yol konusunda da farklı politikalar getiriyor. Eğer sorun güç dengesindeki derin ve değişmeyecek asimetride ve dünya görüşünde yatıyorsa, o zaman bunu kısa sürede çözme ihtimali çok azdır, belki de hiç yoktur. Bu düşünce tarzının Atlantik ilişkileri için ne anlama geldiği son derece açıktır -ve son derece ürkütücüdür. Avrupa artık 20. yüzyılda olduğu gibi önemli bir stratejik problem değildir ve gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli bir stratejik ortağı olmayacaktır. Ve, Washington gelecekteki tehditleri ele alırken NATO artık merkezi bir kurum olmaktan çıkacaktır, zira dünya görüşleri, öncelikleri ve güç uygulamaları arasındaki farklılıkların aşılması pek olası değildir.

İkinci bir ekol bu kadar aşırı değildir. Bu grup NATO’yu muhafaza etmek ama son aylarda İttifak’ı neredeyse parçalanmaya sürükleyen tartışmalardan kaçınmak istemektedir. “Hasarın sınırlandırılması” gerektiği düşüncesindedirler. Transatlantik bağın korunması ve özel durumlarda başvurulacak bir kuvvetler havuzu olarak kullanılabilmesi (gerektiği takdirde istekli ülkelerin oluşturacakları koalisyonların başvurabileceği) için NATO’nun devamlılığının sağlanması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu kişiler, görüş ayrılıkları İttifak’ı felç edebileceğinden, Avrupa dışındaki yeni misyonları açıkça desteklemekten kaçınacaklardır. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’nın NATO vasıtasıyla bir bütün olarak hareket etmesini beklemek yerine sadece bir grup Müttefik ile çalışabileceği gerçeğini kabul etmelidir. Dolayısı ile, daha büyümüş ve daha gevşek bağlarla bir araya gelmiş bir Avrupa’da Washington’un kurumlardan ziyade kendisiyle aynı görüşleri ve öncelikleri paylaşan ülkelerle ikili ilişkiler geliştirmeye odaklanması gerekmektedir.

Bir üçüncü ekol ise daha başka bir sonuç çıkarmakta, İttifak’ın ancak Atlantik’in yakasındaki stratejik perspektifler arasında yeniden bir denge kuracak köklü bir reform sayesinde kurtulabileceğini savunmaktadır. Irak’ta durum sakinleşince Transatlantik ilişkileri tekrar düzeltmek için “kırılan parçaları bir araya getirme” stratejisi uygulanmasını savunmaktadır. Bu ekol, Irak krizinin açtığı yaraları sarmanın en iyi yolunun NATO’nun eski sayfayı kapatıp yeni tehditler çerçevesinde yeniden bir araya gelebilme yeteneğini gösterecek yeni projelere geçmesi olduğunu iddia etmektedirler. Bu şekilde, Atlantik’in iki yakası arasındaki bağ İttifak’ın kurucularının da arzu ettiği gibi canlı tutulacaktır.

Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri açısından bakıldığında, katılmakta oldukları İttifak’ın sandıkları gibi tıkır tıkır işleyen bir mekanizma olmadığı açıktır. Tam tersine, gelecekteki hedefi ve stratejik rotası konusunda bölücü tartışmaların yaşandığı ve hemen bu tartışmaların içinde yer almalarının beklendiği bir dönemde İttifak’a katılmaktalar.

Bu tartışmaların temelinde, Avrupa’da barışın giderek teminat altına alındığı, buna karşılık Avrupa dışından gelen tehditlerin arttığı komünizm sonrası dünyada NATO’nun amacı konusu yatmaktadır. Ve, gerek yeni gerek eski Müttefiklerin karşı karşıya oldukları esas soru 21. yüzyılın tehditlerini Transatlantik bağ çerçevesinde karşılamak isteyip istemedikleri, bu çabaları organize etmek için İttifak’ın bir çerçeveye oturtulup oturtulamayacağı ve bunun gerekli olup olmadığıdır.

Bunlar Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için kolay sorular değildir. İdeal bir dünyada, bu bölgedeki birçok ülke muhtemelen NATO’nun aday olmak amacıyla yola çıktıkları zamanki şekliyle kalmasını isterdi. NATO’nun yeni misyonlar üstlenmesini istemekle beraber, kendilerine “yakın dış ülkeler” üzerinde odaklanmasını, Balkanlar’daki işleri tamamlamasını, Ukrayna’da istikrar sağlamasını, Belarus’u demokratikleştirmesini ve hatta belki Orta Asya ve Kafkaslar’a kadar uzanmasını, ve Rusya’yı normal, demokratik bir ülkeye dönüştürecek muazzam proje üzerinde çalışmaya başlamasını isterlerdi.

Ama bu önceliklerin herkes tarafından, en azından Amerika Birleşik Devletleri tarafından, paylaşılmadığını biliyorlar. Amerika açısından bakılırsa, Avrupa kıtasındaki savaş ve barış konuları artık büyük ölçüde çözümlenmiş, ön sırayı artık Avrupa dışından gelen stratejik tehlikeler almıştır. Şayet NATO, Amerikan dış politikasında merkezi bir konumda kalmak istiyorsa, ABD ve Batı’nın güvenliği için son derece önemli olan bu tehlikeleri ele almak zorundadır. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için bu şu anlama gelmektedir: eğer ABD’nin Avrupa’daki işlerle tam olarak ilgilenmesini istiyorlarsa, İttifak’ın geniş kapsamlı dönüşümü konusunda ısrar eden Washington’un yanında yer almak zorundalar. İttifak’ın gittiği yönü politik ve askeri açıdan pek kolay bulmasalar dahi bunu yapmak zorunda kalacaklardır.

Bazı açılardan Orta ve Doğu Avrupa’daki liderlerin birçoğu belki de Soğuk Savaş zamanındaki İttifak içi tartışmaların yükünü taşımamış oldukları için kendilerini daha serbest hissetmekte ve bu nedenle NATO’nun “alan dışı” operasyonlarına destek vermeye daha hazırdırlar. Genişlemenin ilk turunda katılanlar Kosova savaşı sınavı ile, ikinci turda katılanlar ise Irak konusunda Washington’u destekleme sorunuyla karşı karşıya kaldılar. Her iki durumda da, totaliter rejimlerle savaş deneyimlerine dayanarak Batı’nın diktatörlere karşı koyması gereğini belirttiler. Irak krizi sırasında Amerikalılar, Orta ve Doğu Avrupalı liderlerin totaliter idarelere karşı durmalarından memnuniyet duydular. Bu tutumları Amerika’nın bu ülkelerin İttifak’a heyecan, enerji ve yeni bir kan getireceği konusundaki Amerikan rüyasını doğruluyor.

Ancak Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin desteğinin de bir sınırı vardır. Özellikle gelecekteki alan dışı operasyonlar söz konusu olduğunda, bu ülkelerin yetenekleri hala mütevazidir. Elit tabaka güçlü bir Atlantik taraflısı olsa da, bölgedeki toplumların bu konudaki duyguları farklı olabilir. Kosova Kosova kampanyası sonrasında bölgenin NATO’ya desteğinde büyük düşüş oldu ve Irak savaşı konusunda geniş halk kitlelerinin muhalefeti neredeyse bazı Batı Avrupa ülkelerindeki kadar güçlüydü. Bu ülkelerin Batı Avrupa ülkelerine oranla özgürlüğü bu kadar canla başla koruma çabaları belki de diktatörlük rejiminde yaşadıkları deneyimlerden kaynaklanmaktadır. Ama, acaba sıradan bir Slovak veya Romen, Afganistan, Irak veya Orta Doğu konularını sıradan bir Fransız veya Alman’dan daha mı iyi anlıyor? Belli başlı Avrupalı güçlerin muhalefeti karşısında bu ülkeler siyasi açıdan Washington’u desteklemeye devam edebilecekler mi?

Birçok Amerikalı, Orta ve Doğu Avrupa’nın tamamının bugün Polonya’nın olduğu gibi sağlam Müttefikler olacağını umuyor, yani tam anlamıyla Atlantik yanlısı, NATO’nun yükümlülüklerini yerine getirmeye istekli, ve ekonomileri güçlendikçe de bunu fiilen yapmaya hazır olacak müttefikler. Diğer yandan birçok Batı Avrupalı da bu ülkelerin Atlantik taraflısı tutumlarını geçici bir olgu olarak görüyor. Zaman içinde Orta ve Doğu Avrupa’nın ne yönde ilerleyeceği bu bölge liderlerinin kendilerinin cevaplaması gereken önemli bir sorudur.

Avrupa ile İlgili Sorunlar

Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin karşılarındaki ikinci sorun Avrupa ile ilgilidir ve genel olarak Avrupa Birliği’nin geleceği ve Avrupa entegrasyonu konusu üzerinde odaklanmaktadır. Bazı yönlerden gelecek, Transatlantik bağın geleceği kadar belirsiz olabilir. Son aylarda Atlantik’in iki yakasında Irak konusu ile ilgili tartışmalar ön planda idi, ancak bu arada kıtadaki AB üyeleri (yeni ve eski) arasında ikinci bir çatlaklar dizisi ortaya çıkmıştır. Bu çatlaklar bir dereceye kadar Irak konusunda NATO’yu bölen farklı düşüncelere bağlanabilir. Ancak, NATO olayında olduğu gibi, bu çatlaklar, Avrupa Birliği’nin ne olduğu, Avrupa adına kimin konuşacağı, ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerin nasıl şekilleneceği konusunda çok derinlere inen düşünce ayrılıklarını maskelemektedir.

Güçlü bir Avrupa’nın Amerika’nın çıkarına olacağına inanan ve Avrupa Birliği’ni daha tutarlı ve güçlü bir konumda görmeyi isteyen bir Amerikalı olarak, zaman zaman AB de mi karanlık sulara doğru sürükleniyor diye düşünmeden yapamıyorum. AB’nin önünde herkesin yakından bildiği bir dizi sorun ve çözümlenmemiş konu var: ekonomik büyümede durgunluk, yapısal reform, bütçe sorunları ve kuruluş yasaları. Irak krizi sonrasında bu listeye Avrupa adına kimin konuşacağı ve ABD ile ilişkilerin nasıl şekilleneceği konusunda AB’nin belli başlı güçleri arasında giderek büyüyen bölünmeyi de ekleyebiliriz. Fransa ve Almanya Irak konusunda Washington’a muhalif bir konuma geçip bu düşüncelerini Avrupa’nın görüşü olarak öne sürdükleri zaman kendilerinde Avrupa adına konuşma hakkını buldukları için büyük tepki aldılar.

Bu durum en açık şekliyle “Sekizler Mektubu”nda açıkça görülmekteydi. Fransa-Almanya Elysée Antlaşması’nın yıldönümünde Irak konusunda yayınlanan bildiriye cevaben hazırlanan bu mektubun amacı her şeyden önce bu ülkelerin Amerika karşıtı olarak gördükleri bu gidişe karşı çıkmaktı. Ancak aynı zamanda, eskiden olduğu gibi Fransa ve Almanya’nın bir araya gelerek Avrupa adına bir bildiri yayınlamalarının artık kabul edilemeyeceği yönünde de bir uyarı idi. Eğer İtalya, İspanya ve hatta Polonya’nın tutumlarına daha yakından bakılacak olursa, bu ülkelerin, özellikle Transatlantik ilişkiler gibi önemli bir konuda, görüşlerinin ve çıkarlarının, Paris ve Berlin tarafından göz ardı edilmesini artık kabullenmek niyetinde olmadıkları anlaşılabilir.

Birçok Fransız ve Alman yorumcu ise bu mektubu ve daha sonra yayınlanan Vilnius Onlusu’nun mektubunu neredeyse uzun vadeli hiçbir sonucu olmayan anlık bir çıkış olarak küçümsediler. Gayrıresmi olarak ise, BK Başbakanı Tony Blair’in Irak konusunda oynadığı kumarda kaybedeceğini, İspanya Başbakanı Jose-Maria Aznar’ın yakında bu görevden ayrılacağını, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin ciddi olmadığını ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin bu tutumları karşılığında ne ödeyeceklerini fark ettikleri zaman daha uysal olacaklarını konuşuyorlar.

Londra ve Madrid’de ise bunun tersi bir senaryodan bahsediliyor. Bu senaryoya göre Tony Blair sonunda sadece Irak savaşı konusunda haklı çıkmakla kalmayacak aynı zamanda İngiltere’nin Avrupa liderliğine sahip çıkarak Fransa-Almanya ikilisi ile savaşmaya devam edecek. Bazı İngiliz yetkililer gayrıresmi olarak Avrupa’ya dış dünyada daha kabul edilebilir bir imaj kazandırmak açısından İtalya ve İspanya gibi ülkelerin ve Orta ve Doğu Avrupalı yeni AB üyelerinin rollerinin ve konumlarının yukarı çekilmesi gerektiğini söylüyorlar. Irak krizi nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu konu daha uzun süre kapanmayacaktır.

Avrupa’nın entegrasyonundan yana olanlar Avrupa Birliği’nin daha önce de benzer krizlerle karşılaştığını ama bu krizlerden hep daha güçlü olarak çıktığını savunuyorlar. Geniş bir tarih çerçevesi içinde bu çalkantıların sadece ufak kıpırtılar olduğuna ve Avrupa’nın entegrasyonun durdurulamayacağına inanıyorlar. Mutlak başarı konusunda resmi sloganlara alışık olan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için bu tezler pek iç rahatlatıcı gelmiyor. Bunu da bir yana koyarsak, geçtiğimiz aylardan alınacak bir ders varsa o da NATO ve Avrupa Birliği’nin gelecekteki sağlığı ve hayatiyetinin doğaları itibariyle ve kaçınılmaz olarak birbiriyle iç içe olduğudur. Eğer NATO tökezlerse, Avrupa Birliği’nin kırılan parçaları toplayacağı ve savunma ve güvenlik misyonlarını üstleneceği varsayımına inanmak gayet kolaydır. Oysa son aylar göstermiştir ki, NATO’nun başı dertte olduğunda genellikle AB’nin de başı derttedir veya bunun tersi olmuştur.

Bu nedenle Washington’un tek taraflı hareket etme eğilimlerinden yararlanarak Avrupa Birliği’nin ABD’ye karşı bir ağırlık oluşturacak yönde yeniden şekillendirilmesi son derece tehlikelidir. ABD’nin tek taraflı politikasından yana olanlar ve Amerika karşıtı Avrupalılar Atlantik İttifakı’nı daha da zedelemekte başarılı olabilirler, ancak bunun sonucunda ortaya daha güçlü bir Avrupa değil, parçalanmış ve zayıf bir Avrupa çıkar.

1990’lar boyunca, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Batı Avrupa’ya yetişmek için sergiledikleri çalışmalara güç veren düşünce “Avrupa’ya dönüş” amacı idi. Oysa, geleceklerini garantiye almalarına yardım edeceğini hayal ettikleri Batı kurumuna katıldıklarını düşünürken kendilerini bir kez daha bölünmüş, iş göremez halde ve potansiyel bir krizin eşiğinde bir kurumla karşı karşıya buldular. Burada da AB masasında oturacaklar ve daha ilk günden bu tartışmalarda taraf tutmaları istenecek.

Bu ülkelerin birçoğunun içgüdüleri, Avrupa’nın nasıl organize edileceğinden Transatlantik ilişkilerin nasıl yürütüleceğine kadar çeşitli konularda Birleşik Krallık’ın yanında yer almalarını söyleyecektir. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri Amerika’nın gücünü ve nüfuzunu halledilmesi gereken bir sorun olarak değil, yararlanılması gereken bir fırsat olarak görmektedirler. Orta ve küçük ölçekteki ülkeler olarak Avrupa’nın nasıl yapılanması ve yönetilmesi konusundaki içgüdüleri bir konfederasyondan ziyade hükümetlerarası bir tutumdan yana olacaktır. Avrupa Birliği’ne yeni katıldıkları için Brüksel’e daha fazla egemenlik sağlayacak entegrasyon taraflısı planları hemen kabullenmek istemeyeceklerdir. Her şeyden önce Avrupa’da Amerika’nın varlığını ve nüfuzunu görmek isteyeceklerdir. Bu ülkelerin birçoğu Amerika’yı Avrupa’da daha fazla görmek istemektedirler, daha az değil.

Ancak bu ülkeler Avrupa’nın iki temel gücü olan Almanya ve Fransa’nın ekonomik ve politik gücünün bilincindedirler ve bu ülkeleri gücendirmek istemeyeceklerdir. Belirli bir konuda Paris ve Berlin’e karşı çıkmak başka bir şey, çeşitli konuları kapsayan bir yelpazede bu ülkeleri karşılarına alacak bir tutum izlemek (hele Irak konusunda olduğu gibi, kamuoyları daha ılımlıysa) başka bir şeydir. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin bir seçim yapmak zorunda kalmak istemeyecekleri son derece açıktır. Anlaşamayan her ailede olduğu gibi, tek istedikleri anne ve babalarının aralarının düzelmesi ve anlaşmazlıklarının üstesinden gelmeleridir. Tabii hayat her zaman bu kadar kolay değil. Gerçek şu ki, AB politikalarının yarattığı fırtınalarda onlar da kendilerini korumayı öğrenecekler.

Ülke İçi Sorunlar

35. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin karşısındaki üçüncü sorun ülkenin kendi iç sorunlarıdır. Sorun, ekonomik reformlar ve toplumlarını yeniden yapılandırmak üzere 1989’da başlattıkları süreci ne kadar yürütebilecekleridir. Bugüne kadar çok büyük başarılar kaydetmişlerdir. Gerçekten de Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin 1990’lardaki başarılarının bir nedeni reformlarını Batı’nın tahminlerinden çok daha hızla hayata geçirmeleriydi. Bütün bunlara rağmen, kırk yıllık komünist idarenin bu ülkelere ne kadar verdiği zarar ve Batı’nın hala ne kadar gerisinde oldukları ve daha uzunca bir süre olacakları gerçeğini de ciddiyetle değerlendirmek gerekir.

Ayrıca, son on yıldır reformlar için çok çalışmış olan toplumların yorgunluğu hemen her yerde görülüyor. Reformların sonuçları karışıktır ve ilerleme her yerde eşit olmamıştır. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki genç nüfus anne ve babalarının hiçbir zaman sahip olamadıkları kariyer olanaklarına sahipler. Diğerleri ise bu ilerlemenin gerisinde kalmışlar veya yeni politik ve ekonomik sistemin şartlarına uyum sağlamakta zorlanmışlardır. Son derece yaygın hale gelmiş olan yolsuzluk kapitalizmin cazibesine gölge düşürmeye başlamış ve pazar ekonomisinin eşit olmayan yararları, en azından bazı çevrelerde, devlet sosyalizminin getirdiği güvenliği aratır hale getirmiştir.

On yıllık zorlu çalışmalardan yorgun düşen Batı yanlısı reformcuların öncüleri yavaş yavaş emekli olmaya başlamışlardır. Bu grubun yerini alacak yeni nesil içinde en az eskiler kadar kendilerini reformlara adamış olanların yanı sıra toplumun öfkesini kullanmayı amaçlayan popülist politikacılar da bulunuyor. Geçtiğimiz on yılın büyük bir bölümünde Avrupa Birliği’nin şartlarını karşılama amacının yarattığı baskı halkın muhalefetine rağmen hükümetleri doğru olanı yapma konusunda doğru yöne itti. Bu ülkeler Avrupa Birliği’ne katıldıkları zaman doğru yolda ilerlemelerini sağlayacak çeşitli kurallarla kuşatılacaklardır.

Bütün bunların yanı sıra bazı politik bölünme sinyallerini, ekonomik büyümedeki yavaşlamayı ve hatta bazı durumlarda milliyetçi ve/veya popülist eğilimleri görmezden gelmek mümkün değildir. Hepsi olmasa bile bu ülkelerin birçoğu hükümetlerin süratle değişmesine ve dağılan eski politik partilerin yerine yenilerinin kurulmasına şahit olmuşlardır. Bu tablonun, sonuçta politik yelpazede istikrar sağlayacak doğal ve kaçınılmaz bir yenilenmeyi mi yoksa uzun vadede politik karmaşa ve değişimlerin sinyallerini mi yansıttığını zaman gösterecek. Ekonomik açıdan ise, ekonomik reformları sürdürmek yönündeki baskının bu ülkeler Avrupa Birliği’ne katıldıkları zaman kalkıp kalkmayacağını merak etmemek elde değil.

Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri tam Batı’daki hedeflerine ulaşmışlarken, üyesi olmak için çok çalıştıkları Batı İttifakı’nı bir kargaşa içinde buldular.
Tabii ki bu sorunun çözümü diğer iki sorunun çözümü ile yakından bağlantılıdır. Bu ülkeler politik ve ekonomik açıdan ne kadar kuvvetlenirlerse Avrupa ve Transatlantik dış politika sorunlarının ele alınmasında da o kadar yapıcı bir rol üstlenebileceklerdir. Aynı şekilde, güçlü ve canlı bir Avrupa ve Transatlantik çerçeve bu ülkelerin kendi içlerindeki ilerlemeleri destekleyecektir. 1990’lı yıllarda bu ülkelerde yürütülen çalışmalarda, bir alanda kaydedilen ilerlemenin diğer alanlardaki çalışmaları güçlendirdiğini ve onlara hız kazandırdığını gösteren birçok örnek mevcuttur.

Ancak, bunun tersi de geçerlidir. Bugün karşımızdaki tehlike, bir ülkenin dahili performansındaki zayıflamanın Avrupa ve Transatlantik yapılardaki krizle birleşerek yanlış zamanda yanlış dinamiklere dönüşmesi olasılığıdır. Son aylarda Atlantik’in iki yakasında görülen davranışlar bu bölgedeki ülkelere tamamen yanlış mesajlar vermiştir. Washington’da ortaya çıkan Avrupa fobisi ve Batı Avrupa’daki Amerika karşıtı akım bu ülkelerdeki Batı ve reform karşıtı görüşlere geçerlilik kazandırabilir. Bu tür görüşler çok baskın olmamakla birlikte tamamen ortadan kalkmış da değildir.

Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini önümüzdeki yıllarda zorlu çalışmalar beklemektedir. Ancak bu çalışmalar 1990’larda başarıyla üstesinden geldikleri işlerden daha zor değildir. Hem bu kez bu ülkeler çeşitli nedenlerle çok daha güçlü bir konumdalar.

Her şeyden önce Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri artık Batılıların baş etmeye çalıştıkları istikrarsızlık ve risklerin merkezini oluşturmuyorlar. Avrupa ve Atlantik ötesinin önümüzdeki on yıldaki güvenliği dikkatle incelenirse, Brüksel, Londra ve Washington’un Prag, Sofya, Varşova veya Vilnius’tan çok daha fazla tehlikeye açık oldukları görülebilir. Amerikalılar, Fransızlar veya İngilizlerin Gdansk için ölmeye hazır olup olmadıklarını sormak yerine, Orta ve Doğu Avrupalıların Orta Doğu ve diğer yerlerdeki terörizm, radikal İslam ve kitle imha silahlarının getirdiği riskleri paylaşmaya hazır olup olmadıkları sorulmalıdır.

İkincisi, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri kendi güvenlikleri dahil, Batı’nın gelecekteki güvenliğini etkileyecek önemli kararların alındığı masaya oturacaklardır. Bundan sonra onlar olmadan karar alınmayacaktır. Burada önemli sorun bu ülkelerin bu fırsatı nasıl kullanacakları ve Avrupa entegrasyonunu ve Transatlantik işbirliğini canlandırıp canlandıramayacaklarıdır.

44. Küçük bir Orta ve Doğu Avrupa ülkesi için Avrupa Birliği ve NATO’nun geleceğinin görüşüldüğü bu tartışmalarda yer almak şüphesiz zor bir görev olacaktır. Ancak, geçtiğimiz on yılda kazanılmış ve geleceğe yön verecek bir ders varsa o da Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin geleceklerini kendi ellerine aldıklarında, cesaretle hareket ettiklerinde ve bir bölge olarak birlikte çalıştıklarında son derece güçlü olduklarıdır. Tarih tekerrürden ibaret değilse de, bu ülkelerin 1989’dan beri sahip oldukları nitelikli liderlere gelecekte de sahip olmalarını dileriz. Bu yapmaları hepimiz için iyi olacaktır.

Ronald D. Asmus, Washington’daki Alman Marshall Fonu’nda üst düzeyli akademisyen ve “Opening NATO’s Door: How the Alliance Remade Itself For a New Era” (Columbia University Press, 2002) adlı kitabın yazarıdır.

Bu makalenin daha uzun şekli “Slovak Foreign Policy Affairs” dergisinin Bahar 2003 sayısında (cilt IV, no.1) bulunabilir.

 ABD’deki Alman Marshall Fonu konusunda detaylı bilgi için bkz: www.gmfus.org

...yukarı...