NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu Sayı: Kış 2002 Önceki Sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 İçindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Tartışma
 Yayınlar
 Söyleşi
 Gündem
 Analiz
 İstatistikler
 Katkıda
 bulunanlar
 Bağlantılar
 Bir Sonraki Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Tartışma
Askeri Güç Halâ Uluslarararası Güvenliğin Tek Anahtarı mı?
    Steven Everts               ve               Gary Schmitt     Karşı Karşıya




Steven Everts merkezi Londra’da bulunan Avrupa Reform Merkezi’nde üst düzeyli araştırma görevlisi ve bu merkezin Atlantik ötesi programı Direktörüdür.




Gary Schmitt Washington’daki Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (Project for the New American Century) Direktörüdür.

Evet

Hayır

Sevgili Gary,

Bugünün dış politika hedeflerine ulaşmakta askeri gücün ne derece ömeli olduğu sorusu son derece önemli bir soru. Belki de bu geniş kapsamlı stratejik konuda bir fikir birliği sağlamak Irak, İsrail-Filistin veya Uluslararası Suçlar Mahkemesi konusunda bir politika üzerinde anlaşmaktan daha zor.

Bugünkü küresel problemlerin birçoğu ile başa çıkmak için yumuşak ve sert güvenlik yaklaşımlarının dikkatli bir karışımını gerektirir. Herhalde uluslararası güvenlik ortamının detant ve caydırıcılık sözcüklerinin çok kullanıldığı Soğuk Savaş yıllarından bu yana çok yol aldığı konusunda aynı düşüncedeyiz. Soğuk Savaş sonrası dönemin de sonrasındaki bu dönemde artık risklerden tehditlere bir geçiş yaptık: karşılıklı termonükleer rekabetin getirdiği tek bir tehlikeden küreselleşmiş bir güvensizlik noktasına geldik. Bu nedenle çok daha ayrıntılı bir güvenlik ortamı ile başa çıkmak durumundayız. Artık siyah ve beyaz arasında binlerce gri tonu bulunuyor. Gelinen bu noktada görülen sonuçlardan biri, askeri gücün önemindeki azalmadır; zira askeri güç bugün karşı karşıya bulunduğumuz karmaşık politik ve güvenlik sorunlarını çözmek için artık uygun bir araç değildir.

Konu ister terörizm, nükleer silahların yayılması, başarısız devletler, veya bölgesel çatışmaların yönetimi olsun, ister başka bir uluslararası problem olsun, sonuç daima aynıdır. Bu problemlerin üstesinden gelmek zordur. Ama, mevcut araçlar yelpazesini kullanabilen ve aynı düşünce yapısına sahip devletlerle çalışma isteği olan devletlerin bunu başarmakta çok daha fazla şansı var. Bu pragmatik nedenden dolayı bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri güce fazla ağırlık verme eğiliminden endişe duyuyorum. Avrupalı bazı sol kanat üyelerinin tersine ABD’nin gücü ile bir sorunum yok. Uluslararası gerginlikle dolu bir dünyada yapıcı ve çok yönlü bir ABD varlığı gereklidir. Ama, uluslararası müdaheleler için acınacak kadar az miktarlar harcarken savunmaya her geçen gün daha fazla para harcamanın (günde rahatlıkla 1 milyar dolardan fazla) bir yararı yoktur, zira bu, uluslararası sorunları çözmeye çok az kaynak aktarıldığını gösterir. Örneğin, federal bütçeden savunma hariç, uluslararası işlere (Rus nükleer silahları ve malzemelerinin yanlış ellere geçmesini önlemek için yürütülen Nunn-Lugar gibi mükemmel projeler) tahsis edilen miktar % 4’ten (1960’lar) % 2’ye (1970’ler) oradan da % 1’den biraz fazlaya (bugün) düşmüştür.

Tabii ki bazı durumlarda (örneğin Afganistan’da Taliban’a karşı yürütülen kampanya) müthiş bir askeri güce sahip olmak gerekli ve etkili olabilir. Ama tek başına askeri gücün, orta vade de bile işe yaradığı çok nadirdir. Bugün Afganistan’ın durumunu bir düşün. Daha geniş bir pencereden bakarsak, ABD’nin “geniş bir yeplazede üstünlük” anlayışı ile teröre karşı yürttüğü savaşı kazanacağına inanmıyorum. Terörizmi yenmek Avrupalıların zor yoldan öğrendikleri gibi, bir istihbarat ve polis işidir, ve kalpleri ve düşünceleri çelmayı gerektirir. Ayrıca salt askeri güç Rusya’yı Batı traaftarı yapmaya, Çin’in küresel sisteme entegrasyonunu sağlamaya veya Orta Doğu’da bir barış anlaşması yapmaya da yetmeyecektir.

Devletlerin ellerinde olan araçlar onların dünya görüşünü de belirliyor gibi. ABD’nin davranışı bana şu özdeyişi hatırlatıyor: “Eğer elinde bir çekiç varsa tüm problemler bir çiviye benzemeye başlar.” Erken davranıp vurma doktrinini benimseyen “Hobbes vari” yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Avrupalıların küresel strateji konusunda giderek ABD ile ayrı düştükleri konusundaki korkularını iyice güçlendiriyor.

Avrupalıların ABD’nin tek başına hareket etme eğilimi karşısındaki korkularına karşılık ABD de sık sık Avrupalıların savunma için yaptıkları acınacak kadar küçük harcamalara işaret ediyor. Avrupa’nın sert güvenlik yaklaşımına yönelik yeteneklerini iyileştirmesi gerektiği herkes tarafından kabul görüyor. Neyse ki bazı devletler (örneğin Fransa ve Birleşik Krallık gibi) savunma harcamalarını arttırmaya başladılar. Birçok analist gibi ben de Avrupa’nın daha fazla ve daha akıllı savunma harcaması yapmazsa dış politika hedeflerini gerçekleştiremeyeceğini savunuyorum. Avrupalılarla olan tartışmalarda Avrupa’nın askeri yeteneklerini güçlendirmesinden yana tavır alıyorum. Bunu Amerikalılara hoş görünmek için değil, Avrupa’nın kendisine hedef aldığı görevleri (gerek NATO gerek AB’de) gerçekleştirebilmesi için söylüyorum.

Askeri güç çoğu kez karşı karşıya olduğumuz karmaşık politik ve güvenliğe ilişkin problemleri çözmeye uygun bir araç değildir.

Ancak, Avrupa’nın savunma harcamasına öncelik vermekte isteksiz davranması için son derece mantıklı üç nedeni var. Birincisi, ABD’nin bu konularda yaptığı seçimler Avrupalıların doldurması gereken bazı boşluklar bırakıyor. Daha açık söylemek gerekirse, eğer ABD çatışma önleme veya çatışma sonrası yeniden yapılandırma konularını üstlenmezse bu işleri kim yapacak? İkincisi, birçok Avrupalı, bazı analistlerin iddia ettiği gibi daha fazla savunma yeteneklerinin onları Washington’da daha etkili bir konuma getireceğinden şüphe etmekte. Amerika’nın, özellikle de bugünkü yönetimin, eğilimi ilk önce strateji konusunda kararını verip daha sonra diğer Müttefikleri bu kararı desteklemeleri için ikna etmek yönünde. Tamamen ciddi olmasa bile Avrupa’da bu söylenen Amerikalılar’ın istekli ve gerekli yeteneklere sahip olarlarla değil, istekli ve konacak kurallara uyacaklarla koalisyon yapmayı istediği. Üçüncüsü, yine etkinlik konusunda. Avrupalılar, eğer askeri güç sadece küçük ve azalmakta olan bazı uluslararası problemler için yararlı ise, o zaman savunma harcamalarını arttırmanın ne gereği var diye düşünüyorlar.

Açıkçası en önemli küresel problemlerin ne olduğu (haydutlar ve küreselleşmenin karankıl yüzü) ve hangi stratejilerin daha işe yaradığı (tek başına uygulanacak askeri güç ve erken davranarak karşı tarafı vurmak mı yoksa geniş tabanlı koalisyonlar ve sert ve yumuşak güvenlik yaklaşımının bir karışımı mı) yürütülecek konusunda dürüst bir tartışma yapmaya ihtiyacımız var.

Avrupalıları savunmaya yeterli harcama yapmadıkları için suçlamak bugünlerde Washington’da neredeyse moda oldu. Ama ABD tarafındaki dengesizliğin daha büyük ve daha problematik olduğu bir gerçektir. ABD’nin harcama önceliklerini yanlış sapatığını farkedeceği günü iple çekiyorum. ABD türü askeri üstünlük o ülkenin kendisi önemli görmesini sağlayabilir, ama sorunlarla dolu dünyamızın dertlerine fazla bir çare olmaz.

Sevgilerimle,
...Yukarı...
Steven


Sevgili Steven,

Yorumlarına cevap vermeden önce işe tartışmamıza konu olan soruya cevap vermekle başlayayım: “Askeri güç halâ uluslararası güvenliğin anahtarı mı?” Bunun kısa cevabı “Hayır”. Bunun anahtarı, her zaman olduğu gibi, uluslararası düzeni oluşturan rejimlerin karakteridir. Modern dünyada uluslararası güvenliğin anahtarı, bir devlet veya devletlerin liberal demokrasi olup olmadıklarıdır. Bugüne kadar uluslararası güvenlik ile ilgili en büyük ilerleme uluslararası barışın dünya üzerindeki liberal demokrasilerin dağılımı ile doğrudan orantılı olduğunun nihayet “keşfedilmesi” dir.

Peki, askeri güç uluslararası güvenlikte ikinci önemli anahtar mıdır? Bu durumda cevabım “evet” olur. Tek anahtar mıdır? Hayır. Tüm sorunları çözebilir mi? Hayır. Ama herhalde devletlerin neden böyle davrandıklarını, neden gerektiği gibi davranmadıklarını, ve neden askeri üstinlüğün diğer araçları da etkili kılacağı sorularının en akla yakın açıklaması olabilir. Nitekim biraz ironik olmakla beraber tartışmamızın tek nedeni şu : ABD’nin askeri gücü her yerde hissedildiğinden küresel istikrara sağladığı yararlar da adeta olağan kabul edilmeye başlamıştır. Bunun en iyi örneği senin “askeri güç Rusya’yı Batı taraftarı yapmaya, Çin’in küresel sisteme entegrasyonuna, veya Orta Doğu’da bir barış anlaşması yapmaya yetmeyecektir” şeklindeki sözlerin.. Askeri gücün bu problemleri “çözmeye” yetmeyeceği açıktır, ama ABD veya Israil’in elindeki güç Rusya, Çin ve Filistin Özerk Yönetimi’nin saldırgan ve uluslararası düzeni bozacak politikalar benimsemelerini de önlemektedir. Kısacası, askeri güç, sadece bazı problemler (Milosevic, Bin Ladin ve diğerleri) “çivi” gibi göründüğü için değil, aynı zamanda bazı başka problemleri de uzaklaştıracağı için önemlidir. Burada tek yapılacak şey bir an ABD bu küresel askeri yeteneklere sahip olmasaydı dünyanın ne kadar değişik bir durumda (ve daha tehlikeli) olabileceğini düşünmektir.

Sen ise bunun tam tersine, Soğuk Savaş sona erdikten sonra “daha karmaşık hale gelen politik ve güvenlik ortamı”nda ABD’nin hala “askeri kuvvetin öneminin azaldığını” farkedemediğini savunuyorsun. Sadece ABD’nin Soğuk Savaş sırasında karşı karşıya kaldığı sorunları nitelemekte kullandığın sözler (“siyah ve beyaz” veya “termonüklere atışmaya indirgenebilir” değil, bugünkü ABD devlet yönetimini askeri güce gereğinden fazla ağırlık veren bir yönetim olarak tanımlaman da yanlış.

Soğuk Savaştan bu yana Avrupa gibi ABD’nin savunma harcamasında da düşüş oldu. On yıl önce ABD’nin savunma harcaması GSYİH’nin yüzde beşinden biraz azdı. George Bush yönetimi devraldığında bu oran % 3 idi. 11 Eylül saldırıları olmadan önce Bush yönetimi savunma harcamasını arttırmayı düşünmediklerini açıklamıştı. Tabii ABD’nin büyüklüğüne bakıldığında GSYİH’nin yüzde 3.3 veya 3.4’ü ile yine de çok şey alınabilir. Ancak ABD’nin küresel güvenlik sorumluluklarına (Asya, Avrupa, Orta Doğu ve şimdi de kendi yurdunda) bakıldığında bu miktar ancak yeterlidir. Ayrıca, sahip olduğu askeri üstünlük ABD’yi herkesten önce davranmaya itmemiştir. Örneğin Kosova veya Bosna ve Hersek’te harekete geçmek için hiç acele etmedi. El Kaide’nin geçmiş yıllarda ABD hedeflerine yaptığı saldırılarda yüzlerce insanı öldürmüş olmasına rağmen 11 Eylül’den sonrasına kadar bu örgüte yönelik bir askeri eylem de yapmadı. Irak ile olan sürtüşme bile Bağdat’ın ateş-kes anlaşmasına uymamasından on sene sonra gündeme geldi. ABD’nin bir acele Kore Yarımada’sındaki krize müdahele etmek için hava saldırısına geçtiğini de hatırlamıyorum.

Uluslararası güvenliğin anahtarı bir devlet veya devletlerin liberal demokrasi olup olmadıklarında yatar.

Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisine “Hobbes vari bir dünya bakışı”nın hakim olduğunu ve “temel taşının” erken davranıp vurmak olduğunu söyleyerek ABD devlet idaresini karikatürize ediyorsun. Birincisi, Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi gerçek bir Hobbes vari strateji olsaydı, dünya üzerinde liberal politik ve ekonomik ilkelerin yayılması düşüncesine bu kadar ağırlık vermezdi. İkincisi, bu dokümanı tarafsız olarak okuyan herkes erken davranarak yapılacak saldırıların bu stratejinin temel taşı olmadığı sonucuna varırdı. Bu strateji nükleer silahların yayılmasının kontroldan çıktığı bir güvenlik çağı ile çok mu ilgili? Evet. Genel stratejiyi tanımlayan bir unsur mu? Hiç değil.

Son olarak, Amerikan devletçiliğinin fazla “askerileştiği” iddianı desteklemek için Washington’un uluslararası alanlardaki askeri olmayan çalışmalara acınacak kadar küçük miktarlar ayırdığını söylüyorsun. ABD’nin dış yardım için yeterli miktar (2000 yılında 12.7 milyar ABD doları) ayırıp ayırmadığı, veya dış yardımın büyük bir fark yaratıp yaratmayacağı tartışılabilir, ama ABD yardımlarını “acınacak kadar küçük” bulmak ta fazla abartılı oluyor. Japonya dışında başka hiçbir devlet dış yardım için ABD kadar ayırmıyor; gelecek yıl ise hiçbir devlet onun kadar ayırmıyor olacak. Bugün dahi ABD yardımı daha cömert şartlarla yapılmaktadır. (Japonya verdiği yardımın büyük kısmını borç olarak ve bazı Avrupa ülkelerinin de yaptığı gibi, kendisinden mal ve hizmet satın alınması şartı ile veriyor. Gerçek şu ki ABD dünyanın en büyük bağış yapan ülkesidir: 11 milyar dolar resmi kalkınma yardımı olarak, 17 milyar dolar ise çeşitli şekillerde yardım olarak verilmektedir. Ayrıca, insani yardım konusunda da dünyada birinci durumdadır: kalkınma bankalarına en büyük bağış yapan ülkedir; özel bağışlarda liderdir; ve gelişmekte olan devletler için en büyük özel sermaye kaynağıdır. Özel Sektörden her yıl 30 milyar dolardan fazla bir miktar (Fransa, Birleşik Krallık ve ABD hariç tüm NATO devletlerinin savunma bütçelerine eşit veya ondan fazla bir miktar) ABD’den gelişen dünyaya gitmektedir.

Senin de savunduğun gibi, Avrupalılar kendilerine bugünün güvenlik problemlerine Amerika’daki “kovboy”lardan daha dengeli ve farklı bir anlayışla baktıklarını söylemekten hoşlanıyorlar. Ama gerçek şu ki, ABD sadece en büyük “çekiç”e değil aynı zamanda en açık “cep”e de sahiptir. Ben bu durumu örneğin Almanya’ya oranla daha dengeli buluyorum. Bugün Almanya’da dış yardım ve askeriye için harcanan paralar toplandığında GSYİH’nın yüzde ikisinden azına geliyor. Açıkçası, Almanya ve hatta Avrupa, dünyadaki güvenlik ile ilgili yükün çoğunu ABD’nin kaldrıcağına güvendiğinden bu durum bana şaşırtıcı gelmiyor. Bu da kabul. Ama, Avrupalılar da artık kendi zayıflıklarını Soğuk Savaş sonrasında uluslararası güvenliğe yeni bir bakış getirme çabasına dönüştürmeye çalışmaktan vaz geçsinler.

Sevgilerimle,
...Yukarı...
Gary


Sevgili Gary,

Yazına cevaben üç nokta üzerinde durmak istiyorum. Bunlar Atlantik ötesi güvenliğin doğası; askeri kuvvetlerin etkinliği ve bütçe seçimleri ile ilgili.

Uluslararası güvenliğin anahtarının devletlerin büyük askeri güce sahip olup olmadıklarında değil, liberal demokrasi olup olmadıklarında yattığı konusunda aynı fikri paylaştığımıza memnunum. Liberal demokrasilerin birbirleri ile savaşmadıkları bulgusu bugün uluslararası ilişkilerde neredeyse bir “ampirik yasa” oluşturacak. Önümüzdeki sorun, demokratik barışı nasıl yayabileceğimizdir. Ben liberal demokrasilerin tesis edilmesinin en iyi yolunun Avrupalıların ve diğerlerinin sık sık yaptığı, Amerikalıların ise reddettiği ve küçümsediği, çatışma önleme ve çatışma sonrası yeniden yapılanma ile başarılabileceğine inanıyorum. Şayet ABD askeri alandaki liderliğini daha da ileri götürmek istiyorsa, bırakın yüksek savunma harcaması yapsın. Ama nazik bir dengede duran devletler veya başarısız devletlerin anarşiye sürüklenmemesi için ne yapacak? Afganistan’ın bir kere daha savaş tacirleri ve fanatik İslamcı grupların oyun alanı haline dönüşmesini önlemek için ne yapacak?

Savaşın paramparça ettiği ülkeleri yeniden yapılandırmak hem zordur hem de pek cazip bir iş değildir. Ayrıca bir savaşın çarpışma aşamasından daha pahalı ve zaman alan bir iştir. Bence Amerika Birleşik Devletleri’nin bir “bir devleti yeniden ayağa kaldırma” konusundaki muhalif tavrını bırakıp gerekli mali yardımda ve politik taahhütte bulunması çok iyi olurdu. Askeri açıdan ise, BM misyonlarına daha fazla katkıda bulunmakta Avrupalı Müttefiklerinin yanında yer alabilir. Şu anda ABD’nin BM himayesinde yürütülen barış operasyonlarında bir askeri -evet bir tane- bulunmaktadır (toplam 36.000 kişi içinde).

Savaşın tahrip ettiği toplumları yeniden yapılandırmak fiilen bir savaş yürütmekten çok daha pahalı ve zaman alan bir iştir.

Askeri kuvvet kullanmanın şart olduğu durumlar olduğu açıktır. Kuvvet tehdidi ile desteklenmeyen diplomasi, örneğin 1990’larda eski Yugoslavya örneğinde gördüğümüz gibi, etkisiz kalacaktır. Ama arkasında diplomatik veya politik bir stratejisi bulunmayan askeri güç de çözebileceğinden çok daha fazla problem yaratır. 1991-92 yıllarındaki Somali veya barış görüşmeleri başladıktan sonra Birleşik Krallık ve Kuzey İrlanda arasında azalan şiddet olayları (ki burada neden Birleşik Krallığın askeri üstünlüğü değildi) buna bir örnek olabilir. İsrail’in askeri üstünlüğünün “Filistin Özerk Yönetimi’nin saldırgan ve uluslararası düzeni bozacak politikalar benimsemesini önlemektedir” şeklindeki sözlerin ise tartışma götürür. İsrail’in (kendi gözündeki) askeri üstünlüğü 1982’de Lübnan’ın işgaline neden oldu ve şimdi de şayet daha kararlı biçimde davransaydı bugün bombalı intihar olayları biterdi gibilerinden bir yanılgıyı beslemekte. İnsanlar İsrail-Filistin konusunda hangi tarafta olursa olsunlar, sadece aşırı uçlardaki (her iki tarafta da) küçük bir azınlık bu sorunun çözümünün askeri yoldan geçeceğini savunur.

Gelelim bütçe konusundaki seçimlere. ABD’nin yaptığı kalkınma yardımını kahramanca savunuyor ve etkileyici rakamlar veriyorsun; ama bu rakamlar yanıltıcı. Birincisi, “acınacak” sıfatını ne ben ne de Avrupalılar kullandı. Bu söz, ABD’nin soft securitye ayırdığı para miktarı ile ilgili olarak Joseph Nye’ın kullandığı bir sıfat. İkincisi, ABD’nin dış ülkelere verdiği 11 milyar doların 5 milyarının doğrudan İsrail ve Mısır’a gittiği düşünülürse, bu miktar o kadar da büyük değildir. Evet, ABD dünyada tek taraflı olarak en büyük bağışı yapan ülkedir, ve her zaman olmasa bile sık sık, Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası ve diğer uluslararası örgütlerin bütçelerine önemli katkılarda bulunmaktadır. Ama Avrupalıların yaptıklarını bir araya toplarsan, yaptıkları katkılar ABD’ninkileri çok geride bırakır. Bunu da ilgili rakamlarla kanıtlamak mümkün. Chris Patten’in söylemekten hiç bıkmadığı gibi, “Avrupa Birliği ve üye devletler tüm uluslararası kalkınma yardımlarının % 55’ini, tüm bağışların ise % 66’sını oluşturmakta. Filistinlilere yapılan yardımın % 66’sını, Rusya’ya yapılan yardımın % 60’tan fazlasını ve Balkanlar’a yapılan yardımın % 85’ini finanse etmekteler”.

Burada amaç “dış yardım konusunda güzellik yarışması” yapmak değil, artık küresel güvenlik gündeminin çok yönlü yaklaşımlar ve sert ve yumuşak güvenlik yaklaşımlarının bir karışımını gerektirdiği konusunu tartışmaktır. Avrupalıların dış politika performanslarının etkinliğini ve tutarlılığını arttırmak zorunda oldukları açıktır. Ancak küresel güvenliğin yönetimi muhtemelen ABD’de önemli değişiklikler yapılmasını gerektirmektedir. Yönetimdeki bazı atmacaların düşünce yapıları ve ABD’nin emrindeki araçlar çoğu kez bugünkü güvenlik ortamı için uygun değildir. Küresel güvenliğe katkılar konusundaki Atlantik ötesi tartışmayı yönetecek ilkenin şöyle olması gerekiyor: ilk önce yeniden tanımla, sonra yeniden dengele.

Sevgilerimle,
...Yukarı...
Steven


Sevgili Steven,

Tamam, uluslararası barış ve güvenliğin anahtarı bir devletin veya devletlerin bir liberal demokrasi olup olmadıklarıdır. Ama “demokratik barışı nasıl yaygın hale getiririz?” sorusuna verdiğin cevap çok önemli. Diyorsun ki “ Liberal demokrasileri yerleştirmenin en iyi yolu Avrupalıların ve diğerlerinin sık sık yaptığı, Amerikalıların ise reddettiği ve küçümsediği, çatışma önleme ve çatışma sonrası yeniden yapılanmadır”.

Birincisi, demokratik barış sadece dünyadaki demokratik devletlerin sayısını arttırmakla ilgili değildir, aynı zamanda mevcut demokrasileri korumak ve idame ettirmekle de ilgilidir. Bugün dünya demokrasilerinin yararlandığı barış ve güvenlikten kendi kendini idame ettiren bir olguymuş gibi konuşuyorsun. Tabii ki öyle değil; birçok açıdan o var olan barış, bir kenara itmeye çok hevesli olduğun askeri güce bağlı. ABD’nin askeri gücü olmasa Güney Kore demokrasisinin Kuzey Kore’nin silahlarından kurtulacağına gerçekten inanıyor musun? ABD’nin uçak gemileri olmasa Tayvan demokrasisinin Çin’in Tayvan’ı kuvvet zoruyla alma isteği karşısında bir haftadan fazla dayanabileceğine gerçekten inanıyor musun? Şayet silahlı kuvvetleri Irak ve Suriye’ninkilerden çok daha üstün olmasa bugün demokratik İsrail’in var olabileceğine gerçekten inanıyor musun? ABD’nin askeri üstünlüğü olmasa Irak Batı’nın bel bağladığı petrol kaynaklarının kontrolunu eline geçirmez miydi? Şayet iki kez savaş alanında yenilmeseydi Mısır hiç İsrail ile barış anlaşması imzalar mıydı? Ayrıca, Avrupa’nın yeni demokrasileri acaba niçin ilk iş olarak NATO üyeliği sonra da AB üyeliği için uğraşıyorlar? En önemli şeyin ilk önce güvenliklerini sağlamak olduğunu bildiklerinden değil mi? Ve de, güvenlik sağlam bir askeri güç ile bağlantılı olmaya dayanmıyor mu?

Askeri açıdan üstünlük diğer bazı problemleri de bastırır.

Diğer değindiğin noktalara gelince, İsrail-Filistin sorununa çözümün “askeri güç” olduğunu hiç iddia etmedim. Ama, eğer İsrail’in askeri gücü diyelim Lübnan’ınki ile eşit olsaydı, bir “barış süreci” nin başarı şansı iyice azalırdı, zira Arafat ve arkadaşları İsrail’in kendini koruma yeteneği karşısında ilk başlardaki hedeflerini (İsrail’in yok edilmesi de dahil) küçültmek durumunda kaldılar. Ayrıca, aşikar bazı aşamaları atlayıp dpğrudan “çatışma sonrası yeniden yapılanma” ya geçiyorsun. Her bir vakada, kötü niyeli güç odaklarını (senin “çatışma-öncesi” ihtarlarına da pek aldırır gibi gözükmüyorlar) saf dışı bırakmadan demokratik barışı yaygınlaştıramazsın. Afganistan, Bosna ve Hersek, ve Kosova’ya istikrarlı, kendi kendini idame ettirebilir bir yönetim getirmekte karşılaştığımız güçlükler ne olursa olsun, burada ilk önce askeri kuvvet kullanıldığından her birinde düzgün bir rejim kurulması olasılığı mevcuttur. Kuzey İrlanda ile ilgili örneğin dahi bunu doğruluyor. Barış görüşmeleri başladıktan sonra şiddet olayları azalmış olabilir, ama IRA’yı hedeflerine terörizm vasıtasıyla ulaşamayacağını kabul etmeye zorlayan unsur İngilizlerin başarılı asker-istihbarat-polis gücü olmuştur.

Sözlerine Amerikan devlet yönetimini karikatürize ederek devam ediyorsun. En son bulgun şu: “Şu anda ABD’nin BM himayesinde yürütülen barış operasyonlarında bir askeri -evet bir tane- bulunmaktadır.” Arada unuttuğun nokta ise, ABD’nin bu operasyonların üçte birinden fazlasının finanse ettiği ve diğer küresel sorumluluklarının yanı sıra (dünyadaki herhangi bir başka gücün yaptığı katkının iki kat fazlası), 2001 yılında ABD’nin çok taraflı barış operasyonlarına en fazla katkıda bulunan ülke olduğu.

Avrupa’nın uluslararası kalkınma yardımı olarak devlet fonundan yaptığı ödemelerin ABD’ninkinden daha fazla olduğu doğrudur. Ama burada bir etkinlik sorunu var. ABD’nin özel sektörden yaptığı kalkınma yardımı yılda 36 milyar dolardır. Bu rakam Avrupa’dan gelebilecek herhangi bir miktarın çok üstündedir ve Amerika’da, yapılan yardımların birçoğunun özel, sivil toplum örgütlerinin elinde daha iyi yönetildiği ve daha etkili olduğu yönündeki düşünceyi de yansıtmaktadır. Amerikan yumuşak güvenlik yaklaşımı gurusu Joe Nye’ın bu olguyu unutmuş olması biraz ironik. Bu arada Avrupa, topluca ve bireysel olarak 11 Eylül öncesi, Afganistan, Irak, Libya, Filistin Özerk Yönetimi ve Suriye’ye en büyük kalkınma yardımı sağlayan kesim. Belki Chris Patten bu milyonlarca doların dünyaya nasıl daha fazla barış getirdiğini ve demokratik barışı yaydığını açıklayabilir. Ben bundan şüpheliyim.

Sevgilerimle,
...Yukarı...
Gary


Sevgili Gary,

Bu tartışmayı bir sona ulaştırırken bir noktayı yinelemek istiyorum: bugünün güvenlik sorunlarını çözmekte ülkelerin, veya ülke gruplarının çok yönlü bir yaklaşıma (sert ve yumuşak güvenlik yaklaşımlarının bir karışımı) ihtiyaçları vardır ve doğru yolda kalmak konusunda istekli olmaları gereklidir. ABD politikalarını karikatürize etmem konusunda bırak başkaları karar versin; eğer tartışmamızı geri dönüp bir kere daha okursan bundan daha üstü kapalı bir ifade kullandığımı göreceksin. Tekrar olsa bile, bir kere daha altını çizmek istiyorum: ABD’nin dünya işleri ile faal olarak yakından ikgilenmesini onaylıyorum. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’nın takip eden ilk on yıldaki ABD politikaları son derece ileri görüşlü, cömert ve başarılı idi. Yapılan katkılara verilen ağırlık konusunda Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri arasında daima bir fark olacağını da kabul ediyorum.

ABD sert yaklaşıma ağırlık verdikçe ikna ve yumuşak yaklaşım uygulamakta giderek başarısız kalacaktır.

Ancak beni esas endişelendiren Avrupa tedirgin ve ağır aksak bir şekilde eksikliklerini tamamlaya çalışırken ABD’de bir gelişme görememem. Gerek düşünce şekilleri gerekse kaynaklardaki dengesizlik giderek artıyor. Bu da çok önemli, zira, acıdır ama, ABD sert güvenlik yaklaşımı ve zorlama unsurlarına ağırlık verdikçe ikna yeteneğinde ve yumuşak güvenlik yaklaşımını uygulamakta giderek başarısız kalacaktır. Bu tahminlerin gerçekleşme tehlikesi de oldukça büyük. Sonuç olarak da dünya daha az güven içinde ve huzuru yok.

Sevgilerimle,
...Yukarı...
Steven


Sevgili Steven,

Uluslararası sorunların çözümünde çok yönlü bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu düşüncene ben de katılıyorum. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden ilk on yıldaki ABD politikaları “ileri görüşlü, cömert ve başarılı” bulman ilginç. Ben de öyle düşünüyorum. Ama bu politikalar nelerdi? Bu politikalar temel olarak uluslararası bir ekonomik ve finansal sistem oluşturulması, dünya üzerindeki demokratik devletlerle bir ittifak ağı oluturulması, savaşın tahrip ettiği ülkelerin yeniden yapılandırılması için yardım edilmesi, ve geniş bir silahlanma programından oluşuyordu. Değişen şartları dikkate almak ve o doğrultuda hareket etmek Amerikan devlet yönetiminin temel unsurlarıdır.

Yönetimde olan zorbalardan kurtulmadıkça demokratik barışı yayamazsınız.

Açıkça söylemek gerekirse, bugün Avrupalıların ABD ile problemi Washington’un dünya sorunlarına çok yönlü bir yaklaşım göstermediğinden değil, ABD’nin bu yaklaşımın çok taraflı kuruluşlar ve anlaşmalar ile genişletilerek gücünün azaltılmasına sıcak bakmamasındadır. Öyle görünüyorki kıta Avrupası, eski ve yeni birçok nedenden dolayı liberal demokratik devletlerin güç sahibi olmasına ve bu gücü doğru kullanabilmesi yeteneğine olan inancını yitirmiştir. ABD de ise durum böyle değil. Biz hala dünya barışının ve refahının herşeyden önce dünyadaki demokratların zorbalardan daha fazla askeri güce sahip olmalarına bağlı olduğuna inanıyoruz.

Sevgilerimle,
...Yukarı...
Gary