NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu Sayı: Kış 2002 Önceki Sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 İçindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Tartışma
 Yayınlar
 Söyleşi
 Gündem
 Analiz
 İstatistikler
 Katkıda
 bulunanlar
 Bağlantılar
 Bir Sonraki Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Yayınlar
Atlantik Ötesi Pazarlığın Yeniden Gözden Geçirilmesi
 

Michael Rühle NATO’nun geçmişi, bugünü ve geleceği ile ilgili okunması gereken iki eseri inceliyor. Bunlardan biri NATO’nun bir tarihçesi, diğeri ise NATO’yu yakından tanıyan bir yazarın eseri.

Herkes NATO hakkında konuşabilir ama bu konuda yazı yazabilecek çok az kişi vardır. İttifak’ın çok amaçlı olma niteliğini yakalayabilmek pek çok yazarın sandığından daha zor bir iştir. Bu nedenle bu konuda ortaya çıkan kitaplar ya NATO El Kitabı’nın sıkıcı bir klonlaması, ya da ciddiye alınamayacak kadar fantastik olmaktan öteye gidemiyor. Burada ele alınan kitapların her ikisi de bu sorunlardan uzak. Yazarların ikisi de hem akademik hem de politika oluşturma dünyasında önemli deneyimlere sahip kişiler, ve bu da zaten açıkça belli oluyor.

Stanley Sloan’ın NATO, The European Union and the Atlantic Community: The Transatlantic Bargain Reconsidered (Rowman & Littlefield, Boulder, Colorado, 2002) adlı eseri NATO’nun geniş bir okuyucu kitlesine hitaben yazılmış bir tarihçesi. Sloan 25 yıl boyunca uluslararası güvenlik politikası konusunda üst düzeyli uzman olarak ABD Temsilciler Meclisi Araştırma Servisi’nde çalıştı. Temsilciler Meclisi, NATO Parlamenter Asamblesi ve Senato’nun NATO Gözlem Grubu’ndaki çalışmaları dolayısıyla Sloan Atlantik ötesi güvenlik konusunda deneyimli bir gözlemci. Sloan bu eserinde 1985’te yayınlanan NATO’s Future (NATO’nun Geleceği) adlı kitabına dayanarak başlangıcından 11 Eylül saldırıları sonrasına kadar olan dönem içinde Atlantik İttifakı’nı inceliyor. ABD’nin eski NATO Büyük Elçisi Harlan Cleveland’ın İttifak için kullandığı “Atlantik ötesi pazarlık” terimini kullanarak bu anlaşmanın 1940’lardan bugüne kadar geçirdiği çeşitli değişimleri ele alıyor.

Bu pazarlığın genel hatları hiç değişmemiş: Avrupalıların hem kendilerini dışarıya karşı savunmak, hem de dahili istikrar için örgütlenmek konusundaki taahhütlerine karşılık ABD’nin Avrupa’nın güvenlik düzenlemelerine dahil olma konusundaki taahhüdü. Ancak Sloan’ın ortaya koyduğu gibi, bu pazarlığın uygulanması gerginlik nedeni olmaya devam ediyor. Gerçekten de Washington Antlaşması imzalanır imzalanmaz pazarlığın yeniden gözden geçirilmesi gerekmişti. Avrupalı müttefiklerin kendileri için belirledikleri iddialı kuvvet hedeflerine ulaşamayacakları açıkça belli olunca ABD’nin Avrupa’daki varlığının en başta öngörülenden çok daha belirgin olması gerekmişti; bu da “NATO’nun Soğuk Savaş’ın bitimine kadar mücadele etmek zorunda kaldığı miras” oldu.

Sloan kitabın bir kaç bölümünde NATO’nun Soğuk Savaş sonrası uyarlanmasının temel unsurlarını ele alıyor. Bir bölüm NATO’nun askeri görev ve stratejisinin evrimini ve NATO’nun Balkanlar’daki eylemlerinin bu değişim üzerindeki etkilerini inceliyor. Sonraki bölümde NATO’nun nükleer stratejisinin ve kuvvetlerinin geliştirilmesi inceleniyor. Bir başka bölüm NATO’nun Ortaklık politikası, genişleme, ve Rusya ve Ukrayna ile ilişkilerine ayrılmış. Bu genel temaya paralel olarak, önce bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nin, sonra da Avrupa Birliği tarafından bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın oluşturulmasıyla 1990’larda yeni bir Atlantik ötesi pazarlığın gelişmesine geniş yer ayrılmış.

Sloan İttifak içinde meydana gelen çeşitli değişiklikleri ele alırken süreklilik faktörlerini göz önünde tutuyor. Gelişmeleri kronolojik perspektife koyarak veya değişik zamanlarda olmuş benzer olaylarla paralellikler çizerek NATO üzerine yazılmış yazılarda çoğunlukla eksik olan geniş bir tarih çerçevesini göz önüne seriyor. Sloan’ın gözlemleri son derece aydınlatıcı. Örneğin, 1997 Harmel Raporu’nun arka arkaya yaşanan çeşitli krizlerden sonra İttifak’a yeni bir amaç duygusu ve aynı zamanda güçlü bir “politik” kişilik kazandırdığını, ve bunun da İttifak’ın Soğuk Savaşı bitmesinden 25 yıl sonra nihayet arkasında bırakabilmesinde önemli bir rol oynadığını iddia ediyor. NATO’nun karşılaştığı sürekli zorlukların nedeni olan, Kuzey Amerikalılar ile Avrupalılar arasındaki coğrafi ve tarihsel farklılıklar ile ilgili kısım da aynı derecede aydınlatıcı.

Atlantik ötesi pazarlık aynı şekilde mi devam edecek? Sloan’a göre NATO bugüne kadar bunda başarılı oldu; fakat bugün Atlantik ötesi ilişkilerde hayati bir sorun oluşturacak türden değişikliklerle karşı karşıya. İttifak’ın 11 Eylül terörist saldırılarından sonra oynadığı marjinal rol aslında gelecekte işlerin nasıl yürüyeceğinin bir göstergesi oldu. Sloan bunda İttifak’ın her iki ayağını da suçlu buluyor. Çünkü Avrupalılar yetersiz savunma çalışmaları ile Atlantik'in iki yakası arasındaki yetenek farkının daha da artmasına yol açtılar. Amerika Birleşik Devletleri ise 11 Eylül saldırılarından sonra NATO’yu yeterince kullanmamakla “NATO’da konsensus sağlanmasını 1999 Stratejik Kavramı çerçevesinin ötesine taşıma fırsatını kaçırdı.” Sloan’ın bu analizi son derece yerinde, ve görüşünde haklı olduğunu gösteren çeşitli kanıtlar da mevcut: Örneğin, ABD’nin yakın zaman önce bir NATO Tepki Gücü ile ilgili önerisi Sloan’ın kitabında sık sık karşımıza çıkan fikrin hemen hemen aynısı.

Ancak daha çok şey yapılması gerekiyor. Sloan’a göre daha iddialı bir adımın zamanı geldi: kurumsallaşmış bir “Atlantik Toplumu Antlaşması”. “Avrupa-Atlantik bölgesi müttefiklerinin karşılarındaki sorunların İttifak’ın dar çerçevesi içinde çözülemeyeceğinin giderek daha açıkça görüldüğünü” iddia ediyor, ve bu yeni forumun hem Avrupa Birliği hem de NATO’nun tüm üyelerini ve üyeliğe başvuranların tümünü kapsamasını öneriyor. “Bu format ABD’nin ulusal füze savunma planlarının ve gelecekteki ticaret ve ekonomik bağların nasıl yönetileceğinin tartışılması için en uygun ortamı sağlayacaktır. Ayrıca NATO ile Avrupa Birliği arasında örgütsel ve üye sayısı açısından mevcut olan farkı her iki örgüte de zarar vermeden kapatmaya yardımcı olacaktır.” Sloan bu tür bir yeni Atlantik Topluluğu’nun “önümüzdeki yıllarda Avrupa-Atlantik demokrasilerinin siyasi irade ve enerjilerinin ötesinde” kalabileceğini itiraf ediyor, fakat “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ve Avrupa-Atlantik bölgesinde şimdiye kadar görülmemiş düzeyde bir işbirliğine yol açan hikaye henüz bitmemiştir” diyor.

Kitabın sistemli yapısı hem kuvvetli hem de zayıf yanını oluşturuyor. Çeşitli bölümlerde birçok konuya değişik açılardan tekrar tekrar değiniliyor. Eğer çoğu kimse gibi bölümleri seçerek okursanız bir şey farketmiyor. Ama bütün olarak ele alındığında bu yaklaşım kitabı çok fazla tekrarla dolu hale getiriyor. Yazar sık sık gerçeklerle kişisel düşünceleri arasında gelip gidiyor. Atlantik ötesi ilişkilerin yeniden canlandırılması için geniş kapsamlı bir “Atlantik Topluluğu Antlaşması” yapılması konusunda yaptığı çağrı da pek inandırıcı olamıyor. Antlaşmalar ortak çıkarların eksikliğini gideremez. Ancak bunlara rağmen Sloan okuyucuya NATO’nun sağlam ve güncel bir tarihçesini vermeyi başarmış. Kolay okunur olması ve geniş kapsamlı içeriği nedeniyle kitap hem konuya yeni başlayanlara hem de konunun uzmanlarına hitap ediyor. NATO, the European Union and the Atlantic Community hem bir başlangıç kitabı olarak hem de pratisyenler için okunması şart olan kitaplardan biri olacak.

Genişleme Denilen Bilmece

Genişleme konusundaki en aydınlatıcı bölüm Sloan’ın NATO’nun özel bir klüp olmaktan herkese açık bir klüp olmaya geçişinin genellikle başarılı olduğu yönündeki gözlemiyle bitiyor. Bu sonuç hiç beklenmiyordu. 1990’ların başında bir yandan NATO’ya yeni üyeler davet etmek, bir yandan da Rusya ile iyi ilişkiler sürdürmek pek mümkün görünmüyordu. Öyleyse bu nasıl başarıldı? Ronald Asmus Opening NATO’s Doors (Columbia University Press, New York, 2002) adlı kitabında bu sorunun cevabını şöyle veriyor: bu süreç çok iyi yönetildi.

Asmus genişleme sürecini Soğuk Savaş’ın bitiminden 1998’de Senato’nun Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın katılımlarının onaylanmasına kadar olan süre içinde ele alıyor. Asmus’un kitabının NATO’nun genişlemesi üzerine bugüne kadar yazılmış en iyi kitap olması şaşırtıcı olmamalı, zira Asmus bu politikanın geliştirilmesinde ve uygulanmasında ileri gelen kişilerden birisi idi. 1993’te RAND’da NATO’nun genişlemesi fikrine inanılırlık kazandıran Foreign Affairs (Dış İşler) başlıklı makalenin yazarlarından birisi idi. Daha sonra Clinton ekibinden bazı kişilerle birlikte çalıştı. 1997’de Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa Dairesi’ne girdi ve o zamanki Dışişleri Bakan Yardımcısı Strobe Talbott ve zamanın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ile NATO-Rusya konuları üzerinde çalıştı.

Albright’ın baş metin yazarı görevini de yapmış olan Asmus, en marjinal fikrin nasıl temel politika haline dönüştürüldüğü ile ilgili çok ilginç bir hikaye anlatıyor. Birinci kısımdan sonra (burada yazar kendisi ile Clinton’ı neredeyse Dean Acheson ile Harry S. Truman’ın yerine koyuyor) kitap mükemmel bir eser haline geliyor. Asmus olayları kronolojik olarak anlatıyor ve geri dönüp açıklama yapmaktan kaçınıyor. Bu şekilde okuyucunun Amerika Birleşik Devletleri’nin bu sürecin her aşamasında karşılaştığı politika ikilemlerini hissetmesini sağlıyor. Asmus gizliliği kaldırılmış Dışişleri Bakanlığı belgelerinden bazı alıntıları başarıyla metnin içine örüyor ve bu da kitabı daha özgün yapıyor.

Asmus bir yerde şöyle diyor: “Eğer sadece NATO’ya kalsaydı, genişleme Doğu Almanya sınırında biterdi.” Batının 1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleştirilmesi ile gerçekleştirdiği mucizeden daha öteye gitmek gibi bir isteği yoktu. Ancak bu olaydan kısa süre sonra işler değişmeye başladı. Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin Batı ile entegrasyon amacıyla NATO’ya üye olabilmek için sıraya girmeye başlamalarıyla konu gündeme geliverdi. Asmus’a göre bu ülkelerin mantıklı bir zaman çerçevesi içinde entegre edilebilmeleri için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı “çok zayıf,” Avrupa Birliği ise “çok yavaş” kalıyordu, ve görünürde başka alternatif yoktu. Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger’in deyimiyle “NATO mıknatısı” çekimini uygulamaya başlamıştı.

Clinton yönetiminin NATO’nun genişlemesini desteklemek—ve karşı çıkmak—için pek çok nedeni vardı. Destek konusunda en önemli neden her şeyden önce Avrupa’yı birleşmiş bir kıta olarak bütünleştirmek, ve Avrupa’nın doğusuna NATO’nun daha önce Batı Avrupa’ya yaptığını yapmak gibi idealist bir fikrin mevcudiyeti idi. Genişlemeyi desteklemenin diğer nedenleri de Clinton yönetiminin dış politikada inanılırlığını arttırmak, Cumhuriyetçi eleştirmenleri savuşturmak, ve Yugoslavya'nın dağılışı sırasındaki savaşlar nedeniyle Atlantik'in iki yakası arasında ortaya çıkan bölünmeyi tamir edecek bir müşterek transatlantik proje aramaktı. Genişlemeye karşı çıkma nedenlerinin başında ise Rusya fikri geliyordu. Rusya oyuna katılmayı kabul etmedikçe NATO’nun genişlemesi vaat edilen yararları sağlayamazdı. NATO’nun genişlemesi için “Rusya’yı kaybetmek” hiç kimsenin göze alabileceği bir seçenek değildi. NATO’nun Avrupalı müttefiklerinin tedirginliği devam ettiği için Rusya ile iyi geçinmenin bir formülü, bir modus vivendi bulunmak zorundaydı. Asmus’a göre “Clinton yönetimi bir paradoks ile karşı karşıya idi: Müttefikleri ikna etmek için bir NATO-Rusya anlaşmasına ihtiyaç vardı... Ancak Moskova’yı bir NATO-Rusya anlaşması konusunda görüşmelere başlamaya ikna etmek için de Moskova’yı tüm müttefiklerin desteğinin tam olduğuna ve genişlemenin kaçınılmaz olduğuna inandırmak gerekiyordu.”

Bu nedenle Opening NATO’s Doors’un NATO hakkında olduğu kadar Rusya hakkında da olması bir sürpriz değil. Temelde konu Rus liderlerini ABD’nin hakim olduğu bir askeri ittifak’ın kendi sınırlarına yaklaşmasını kabul etmeye razı etmek. Talbott ve yardımcıları Rusya’yı o zamanki devlet başkanı Boris Yeltsin’in “NATO’nun genişlemesi denilen canavar” olarak adlandırdığı bu olgunun aslında o kadar da canavar olmadığına inandırmak ve Rusya’nın kaçınılmaza karşı direnmektense bu fırsattan yararlanarak Batı ile arasındaki ilişkileri yeniden belirlemesi gerektiğine ikna etmek zorundaydılar. Asmus Rusların aynı anda hem kararlı hem de kararsız, hem kurnaz hem dürüst, hem sakin hem de asabi olabildikleri pek çok toplantıyı ayrıntılarıyla anlatıyor. Rusların Avrupalıları tamamen unutarak Avrupa üzerinde adeta bir Rus-ABD bölgesi kurma yönündeki önerilerinin asabi oldukları anlara denk geldiği var sayılabilir (bu öneriye Talbott’un cevabı kuru bir sesle bu anlaşmayı imzalama yeri olarak da Yalta’yı seçmeleri şeklinde olmuştu). Ancak sonuçta Ruslar teslim oldular ve 1997 NATO-Rusya Kurucu Senedi’ni imzalayarak eski Sovyet Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov’un anılarında kullandığı deyimle “zararın sınırlanması”na razı oldular. Uzlaşmanın imkansız gibi görüldüğü amaçlarda uzlaşma olmuştu ve Washington pastanızı hem saklayıp hem de yemenizin mümkün olduğunu kanıtlamıştı--artık NATO’nun genişleme süreci ilerleyebilirdi.

Sloan gibi Asmus da NATO’nun genişlemesinin Amerikan iç politikası tarafından güdümlendiği iddialarını ciddiye almıyor. Ancak içeride gerçekleşen zor mücadelelerin ilginç iç yüzünü, Clinton yönetiminin NATO’nun genişleme sürecini eleştirmenlere ve taraftarlarına karşı savunmaya çalışmasını anlatıyor. En sonunda bir çok zorluktan sonra işler yerli yerine oturdu. Bu zorluklardan biri NATO’nun 1997 Madrid Zirvesi’nde yaşandı. Zirve’de son dakikada patlak veren bir Fransa-Amerika tartışmasında Başkan Jacques Chirac Amerika’nın NATO'ya sadece üç üye davet etmesine karşı çıkarak beş davetiye çıkarılması gerektiğini iddia etti. Bir diğer zorluk da ABD’deki onay süreci oldu—burada Clinton yönetimi süreci mutlu sona götürebilmek için çoğu Cumhuriyetçi olan pek çok kişiyi ikna etmek zorunda kaldı; genişleme Senato’da 80’e karşı 19 oy ile onaylandı.

Kitabın alt başlığında vaat ettiğini tam olarak verememesi—İttifak’ın yeni bir döneme kendini nasıl yeniledi—ufak bir eksiklik ve eserin değerini azaltmıyor. Asmus da dahil birçok yazarın NATO’nun yaptığı geniş reformlar ile ilgili çalışmaları çeşitli yerlerde yayınlanmıştır. Ancak Avrupalı okuyucu açısından son derece dikkat çeken bir gözlem var ki bu da NATO’nun genişleme süreci içinde Avrupalı müttefiklerin bir rollerinin olmayışı. Berlin’de bazı iddialı şahısların NATO’nun genişlemesini kendilerinin icat ettiklerini iddia etmelerine rağmen, sürecin tümüne ABD hakimdi. Asmus Alman hükümetinin bile artık en ön sırada olmamanın yararları ile Rusya ile ters düşmenin dezavantajları arasında kararsız kaldığını gösteriyor. Diğer Avrupalı müttefikler köşeye sıkıştı. Bazıları söylendi, bazıları karar değiştirip durdu ve sonunda Richard Holbrook hepsini bir noktada buluşturmayı başardı. Bu da pek kötü olmadı çünkü sonuçta bu süreçten iyi neticeler alındı. Ancak şaşırtıcı olan, İkinci Dünya Savaşı’ndan elli yıl sonra bile Avrupalıların kendi kıtalarının yeniden düzenlenmesini ABD’nin üstlenmesini ve bunu askeri bir ittifakın genişlemesi vasıtasıyla yapmasını sessizce kabul etmeleri.

Asmus’un kitabı bir başarı öyküsü—bir fikrin doğuşu, tartışılması, politikaya dönüştürülmesi, ve sonra müthiş bir kararlılıkla yürütülmesi. Ancak şu soru hala gündemde: bu yeni ve bütünleşmiş Avrupa gerçekten NATO’nun genişlemesi sayesinde mi ortaya çıktı? Yoksa bunu yaratan NATO’nun Doğu’ya doğru kaymasının olası olumsuz etkilerini yumuşatmak amacıyla genişleme konusunda oluşturduğu, Barış İçin Ortaklık ve Rusya ve Ukrayna ile özel ilişkileri de içeren geniş işbirliği ağı mıydı? Asmus’un kitabı her iki tarafa da çekilebilir. Ama sonuçta bu sorunun cevabı yok. Sonuç ortada. Ve bilindiği gibi, kazananı herkes sever.


Michael Rühle NATO’nun Siyasi İşler Bölümü’nde politika planlama ve metin yazarlığı bölümü başkanıdır.

...Yukarı...