NATO ana sayfa
NATO Dergisi Ana Sayfası
      Bu Sayı: Kış 2002 Önceki Sayılar  |  Dil
NATO ana sayfa
 İçindekiler
 Önsöz
 Özetler
 Tartışma
 Yayınlar
 Söyleşi
 Gündem
 Analiz
 İstatistikler
 Katkıda
 bulunanlar
 Bağlantılar
 Bir Sonraki Sayı
NATO Dergisi Ana Sayfası Editör'le Yazışma / Abonelik Basılabilir

Bu makaleyi bir arkadaşıma gönder

Koruma Yükümlülüğü

Güvenlik Konseyi özel bir oturumda: Birleşmiş Milletler’in
yapılandırma, güçlendirme ve uluslararasu yetkiyi
kullanmakta en başta gelen örgüt olduğu tartışılmaz.

(© United Nations)

Gareth Evans devletlerin ve hükümetler arası örgütlerin insani nedenlerle ne zaman ve nasıl müdahalede bulunmaları gerektiğini inceliyor.

İnsani amaçlı müdahalelerle ilgili ikilem 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılardan sonra ortaya çıkan çeşitli yeni endişeler nedeniyle kenara itildiyse de, bu konu henüz ne çözülmüş ne de ortadan kalkmıştır. Devletlerin kendilerini savunmak veya uluslararası barış ve güvenliğe yönelik herhangi bir büyük tehditle mücadele etmek amacıyla değil de, bir devletin sınırları içindeki insanları korumak için toplu olarak veya tek başlarına o devlete karşı zorlayıcı, ve özellikle de askeri eyleme girişmeleri hangi şartlar altında kabul edilebilir?

Bu konu 1990’larda sadece NATO içinde değil, diğer ortamlarda da sayısız tartışmanın konusu olmuştur. Bu konuyla ilgili en önemli olayların hepsi hafızalarımıza kazınmış bulunuyormüdahalede bulunulmuş olanlar kadar hiçbir müdahalede bulunulmamış olanlar da. Bu olayların hiç birinde gereken yapılamadı: 1993’te Somali’ye yapılan uluslararası müdahalenin başarısızlığı; 1994’de Ruanda’daki soykırıma karşı gösterilen tepkinin acınacak derecede yetersiz kalması; Birleşmiş Milletler’in 1995’te Bosna ve Hersek’in Serebrenika kentinde yürütülen canice etnik temizliği önlemekteki başarısızlığı; ve daha sonra 1999’da NATO’nun Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan Kosova’ya müdahalede bulunması.

Bu büyük olayların her biri uluslararası tartışmalara yol açtıysa da, genellikle bu tartışmalar çok geç kalındığı için bir işe yaramadı, ve Birleşmiş Milletler’in rolü ve sorumluluğu, ve devlet egemenliğinin nitelik ve sınırları gibi ilke konularını kökünden çözmeye yetmedi. BM Genel Sekreteri Kofi Annan bu ikilemlere bir çözüm bulabilmek için önce 1999’da, sonra 2000 yılında Genel Asamble’ye açıkça meydan okudu: “Eğer insani amaçlı müdahalenin bir devletin egemenliğine karşı kabul edilemez bir saldırı olduğu düşünülüyorsa, o zaman bir Ruanda’ya veya bir Serebrenika’ya, veya insan haklarının buralarda olduğu gibi geniş çaplı ve sistemli biçimde ihlal edilmesine nasıl tepki vermeliyiz?”

Annan’ın bu sorusu cevapsız kaldı. Ne insanları veya insan haklarını korumak amacıyla yapılacak bir müdahaleye taraftar olanların, ne de devletin egemenliğini savunanların konumlarında en ufak bir değişiklik bile olmadı. İçinde bulunduğumuz yüzyıl müdahale hakkının olup olmadığı, müdahalenin nasıl ve ne zaman, ve kimin yetkisi ile yapılabileceği konusunda şiddetli anlaşmazlıklarla başladı.

11 Eylül 2001’deki terörist saldırılarından sonra dikkatler diğer ikilemlere çevrildi: teröristlerin nasıl yakalanıp cezalandırılacakları, teröristlere ve onları destekleyen devletlere karşı uzun vadeli savunmanın nasıl yapılabileceği, ve sorumsuzca kitle imha silahları edindiklerine inanılan devletlere karşı önceden davranarak saldırı düzenlenmesinin kabul edilip edilemeyeceği. Ancak daha önceki tartışmaların yankıları bu yeni kapsamda da sürüyor. ABD Başkanı George W. Bushve bir dereceye kadar da Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair“kendi halkını yoğun baskı altında tuttuğu” gerekçesiyle Saddam Hüseyin’e karşı bir askeri müdahale yapabilmek için destek aramayı sürdürmekte. Çeçenistan olayında da Rusya’nın terörizmle mücadele adı altında hiç sınırlanmadan ve sorgulanmadan bu ülkeyi cehenneme çevirmeye devam etmesine izin verilip verilemeyeceği konusundaki endişeler sürüyor.

Diğer taraftan dünyanın her hangi bir yerinden yeni bir katliam, geniş çaplı açlık, tecavüz veya etnik temizlik olaylarının olduğuna veya bunların beklendiğine dair raporların gelmesi sadece bir zaman meselesidir. Zimbabve’nin bugünlerde şiddetli bir baskı ve aç bırakma politikası başlatma olasılığı insanın kanını donduran örneklerden biri. O zaman Güvenlik Konseyi’nde, çeşitli başkentlerde ve medyada şu soru yeni baştan sorulacakne yapacağız? Bu defa bu soruya verecek cevabımızın olması gerekir.

Politika Tartışmalarında Değişen Terimler

Kanada bu soruya cevap bulmak amacıyla Eylül 2000 tarihinde Cezayirli diplomat ve BM Özel Danışmanı Mohamed Sahnoun ile benim eş başkanlığını yaptığımız Müdahale ve Devlet Egemenliği üzerine Uluslararası Komisyon’u (International Commission on Intervention and State Sovereignty) oluşturdu. Bu Komisyon’un tüm üyeleri son derece deneyimli, dünya çapında tanınmış analizci ve pratisyenlerdi: Gisele Cote-Harper, Lee Hamilton, Michael Ignatieff, Vladimir Lukin, Klaus Naumann, Cyril Ramaphosa, Fidel Ramos, Cornelio Sommaruga, Eduardo Stein ve Ramesh Thakur. Komisyon olarak Afrika ve Asya’da, Avrupa ve Kuzey Amerika’da toplanarak geniş kapsamlı görüşmeler yaptık, Çin, Latin Amerika, Orta Doğu ve Rusya’da yuvarlak masa toplantıları ve çeşitli görüşmeler düzenledik.

Komisyon daha en başından itibaren hazırlayacağı raporun hem entellektüel açıdan, hem de pratik ve politik açıdan yeterli olması gerektiğini, aksi takdirde bir işe yaramayacağını çok iyi biliyordu. Bu rapor hem kuzeyden hem güneyden destek görebilmeli, ve eylemi yönlendirebilecek ve motive edebilecek nitelikte olmalıydı. Ayrıca devletlerin tutumları arasındaki farkları ortadan kaldırabilmek için de, bazen “meşru” ile “gayrimeşru” arasında çok zor bir seçim seçim yapılması gerektiği gibi bilinen ama hiçbir işe yaramayan akademik nakaratı tekrarlamak yerine, yenilikçi olması gerekiyordu.

Biz Komisyon olarak konuyu “müdahale hakkı” yerine “koruma yükümlülüğü” konusunda bir tartışma olarak yeniden tanımlamayı tercih ettik. Konuyu bu şekilde ifade etmenin dört büyük avantajı vardır. Öncelikle, olaya müdahale etmeyi düşünen tarafın değil, destek arayan veya desteğe ihtiyacı olan tarafın açısından bakılmasını sağlar. Böylece gerçekten üzerinde durulması gereken nokta üzerinde, yani toplumları katliamlardan, kadınları sistemli tecavüzlerden, ve çocukları açlıktan koruma görevi üzerinde yoğunlaşılabilir. Ayrıca bu ifade tarzı bu konudaki sorumluluğun öncelikli olarak söz konusu devlete ait olduğunu, fakat o devlet koruma sorumluluğunu yerine getiremeyecek durumdaysa veya bunu yapmak istemiyorsa, veya bu olayların suçlusu bizzat o devletin kendisi ise, ancak o zaman uluslararası toplumun o devletin yerine hareket etme sorumluluğunu üstlenebileceğini ima etmektedir. “Koruma” terimi anlam olarak “müdahale” teriminden daha geniş kapsamlı bir terimdir, ve sadece tepki verme sorumluluğunu değil önleme ve yeniden inşa etme eylemlerini de içerir. Müdahale konusundaki alışılagelmiş tartışmalarda ihmal edilmiş olan bu iki boyutun yeniden tartışmaların odak noktası haline gelmesi ve tepki verme ile aynı öncelik sırasına konması, gerekli durumlarda tepkiyi daha kolay kabul edilir hale getirmiştir. Her şeyden önemlisi de, bu yeni terminoloji politika tartışmasını yumuşatmıştır: oyuncular artık repliklerini değiştirmek ve temel konuların ne olduğunu düşünmek zorundadırlar. İnsani amaçlı müdahale konusunda bugüne kadar kullanılan dil son derece bölücü idi ve “insani” sözcüğünün her hangi bir biçimde askeri harekat ile bağlantılı olarak kullanılmasından hoşlanmayanları rahatsız ediyordu. Tartışmalarda artık bu dil kullanılmıyor. Böylece konsensusa ulaşmak daha kolay olabilir.

Bundan sonra bir katliam veya etnik temizlik tehdidi ile ilgili bir vaka ortaya çıkınca bu durumla acilen, sistemli, planlı, ve her şeyden önce ilkeli biçimde baş edilmelidir.
Kullanılan terimlerde yapılan bu değişiklikleri gerekli kılan da bizzat devlet egemenliği kavramının kendisidir. Biz devlet egemenliğinin özünün artık kontrol değil sorumluluk olarak görülmesi gerektiğini savunduk. Gayet açık bir dille devletin egemenliğine saygı duyulması gerektiğini vurgulayan BM Yasası’nda ifade edildiği şekliyle en iyi uluslararası davranış kuralları ile Yasa’nın imzalanmasından sonraki 56 yıl içinde uygulamanın aldığı şekil arasında giderek büyümekte olan bir fark vardır. İnsan haklarına ve son zamanlarda da insan güvenliği konusuna bu derece yoğun önem verilmekte olması da devlet egemenliğinin sınırlı olduğunu vurgulamaktadır. Komisyon olarak yaptığımız seyahatler sırasında bu konunun dünyanın her yerinde ne kadar bilinip kabul edilmiş olduğunu görmek bizi şaşırttı. Devlet egemenliği kavramının en ateşli savunucularının bile devletin kendi halkına istediğini yapma konusunda sınırsız güce sahip olduğu gibi bir iddiaları yoktu.

Yeni bir uluslararası hukuk kuralı oluşturabilecek bir temelin var olduğunu iddia etmedik. Ama “koruma yükümlülüğü”nün bir uluslararası norm veya uluslararası devletler toplumu için bir davranış rehberi olarak ortaya çıkmaya başladığını, ve bunun da devlet ve hükümetler arası uygulamalara konsolide edildiği takdirde bir uluslararası hukuk kuralı haline dönüşebileceğini savunduk.

Askeri Müdahale Konusunda Altı Kriter

Koruma yükümlülüğü her şeyden önce insanların korunmasını zorunlu kılan durumlara tepki verme sorumluluğu anlamına gelir. Önleyici tedbirler durumu kontrol altına almayı veya sorunu çözmeyi başaramazsa, ve devlet durumu düzeltme konusunda aciz veya isteksiz ise, o zaman devletler toplumunun diğer üyelerinin müdahale yönünde önlem almaları gerekebilir. Bu tür zorlayıcı önlemler politik, ekonomik veya hukuki önlemleri, ve sadece en aşırı durumlarda da askeri müdahaleyi içerebilir.

Ancak aşırı durum tam olarak ne demektir? Askeri müdahale hangi noktada kabul edilebilir? Bu müdahalenin yapılıp yapılmayacağını, veya nasıl yapılacağını belirlemek için başka ne gibi şartlar ve sınırlamalar olmalıdır? Ve en zoru da, tüm bu kararları kim verecek: egemen bir devlete karşı büyük çapta kuvvet kullanımını da içeren bir müdahale başlatmak konusundaki son kararı kim verecek? Bu konuda geniş bir literatür, birbirine ters düşen geniş bir terminoloji oluşmasına rağmen temel konularda görüş ortaklığı mevcuttur. Komisyon bu konuda karar vermekte kullanılacak olan kriterleri bir eşik kriteri, dört tedbir kriteri ve bir yetki kriteri olmak üzere altı başlık altında toplamıştır.

Haklı nedenler eşiği:

İnsanları korumak amacıyla yapılacak askeri müdahaleye onay verilebilmesi için insanlara aşağıda belirtilen türden ciddi ve telafi edilemez zararlar verilmekte veya verilmek üzere olması gerekir: soykırım amaçlı olsun veya olmasın, devletin bilinçli bir eylemi veya ihmali veya harekete geçememesi sonucunda veya devletin başarısız devlet olması durumunda gerçekleşmiş veya beklenen büyük çapta can kaybı; veya öldürerek, zorla sınır dışı ederek, veya terör ve tecavüz eylemleri ile gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmesi beklenen geniş çapta etnik temizlik.

Hem kavramsal nedenlerden (askeri müdahaleye çok istisnai durumlarda başvurulmalıdır), hem de pratik politik nedenlerden dolayı (müdahale en gerekli olduğu zamanda yapılmalı, ve çok sık talep edilmemelidir) bu eşiğin yüksek ve sağlam tutulması gerekir. Müdahaleyi tetikleyecek sadece iki meşru durum belirlenmiştir. “Geniş çaplı” sözünün tam olarak ne ifade ettiği üzerinde durulmamışsa da, geniş çaplı bir katliam veya etnik temizlik olasılığı konusunda açık kanıtlar bulunması durumunda bir önlem olarak yapılan askeri eylemin meşru olabileceği açıkça belirtilmiştir. Bu önlem olasılığı olmazsa uluslararası toplum harekete geçmek için soykırımın başlamasını beklemiş olmak gibi ahlaken kabul edilemez bir konumda kalacaktır.

Eşik kriterleri sadece Bosna ve Hersek’te, Kosova’da ve Ruanda’da olan veya olması beklenen dehşet olaylarını değil, aynı zamanda devletlerin çöküşü ve bunun sonucunda nüfusun kitle halinde açlık ve/veya iç savaşla karşı karşıya kaldığı (Somali’deki gibi) durumları da kapsayacak kadar geniş biçimde ifade edilmiştir. Ayrıca bu kriterler insan eliyle yapılmayan, fakat söz konusu devletin başa çıkmayı veya yardım talebinde bulunmayı istemediği veya başaramadığı, ve can kaybının büyük olduğu veya olabileceği doğal ve çevresel felaketleri de kapsayabilir.

Burada anlatıldığı şekliyle “haklı nedenler” eşik kriterleri doğrudan öldürme veya etnik temizlik içermeyen insan hakları ihlalleri (sistemli ırk ayrımı veya siyasi baskı gibi), seçim sonucu başa gelmiş hükümetlerin devrilmesi ve bir devletin yabancı topraklarda bulunan kendi vatandaşlarını koruması gibi durumları kapsamamaktadır. Bu tür durumlar her ne kadar acilen çeşitli dışardan bir eylem gerektiriyorsa dahatta bazı durumlarda politik, ekonomik veya askeri yaptırımlar da dahil olmak üzerebunlar insanları korumak amacıyla yapılacak bir askeri müdahaleyi haklı gösterecek olaylar değildir.

Doğru amaçlar

Müdahalede bulunan devletin başka ne gibi amaçları olursa olsun, müdahalenin öncelikli amacı, insani acıyı durdurmak veya ortadan kaldırmaktır.

Bunu sağlamanın çeşitli yolları vardır. Birincisi askeri müdahalenin tek bir ülke tarafından değil, daima topluca veya çok taraflı olarak yapılmasıdır. Bir diğeri de müdahale ile korunması amaçlanan insanların gerçekten bu müdahaleyi destekleyip desteklemediklerini, veya ne dereceye kadar desteklediklerini araştırmaktır. Bir diğer yol ise bölgedeki diğer ülkelerin fikirlerinin alınıp alınmadığına ve bu ülkelerin müdahale kararını ne derece desteklediklerine bakmaktır.

İdeal olan küçük de olsa hiç bir kişisel çıkarın bulunmaması olsa da, bu her zaman mümkün olmayabilir. Her yerde olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de karışık amaçlar hayatın gerçeğidir. Ayrıca öncelikli amaç başkalarının çıkarı olsa da, her hangi bir askeri eylemin maliyeti ve bu eyleme katılan personelin karşılaşacağı riskler müdahalede bulunan devletin bu eylemden bir ölçüde kendi çıkarı olmasını da politik açıdan şart hale getirir.

Son çare:

Askeri müdahale, ancak krizin önlenmesi veya barışçı yollarla çözülmesi için askeri olmayan her seçeneğin incelenip askeri eylem dışında hiç bir önlemin başarılı olamayacağına dair mantıklı sebepler olduğu durumlarda kabul edilebilir.

Tepki verme sorumluluğu—askeri zorlama yoluyla—ancak önleme sorumluluğu tam anlamıyla yerine getirildikten sonra kabul edilebilir. Bu da her seçeneğin gerçekten denenmiş ve başarısız olmuş olması anlamına gelmeyebilir, zira çoğunlukla bu sürecin tamamlanması için yeterli vakit olmaz. Ama şartlar ne olursa olsun söz konusu önleme baş vurulsa bile bunun bir işe yaramayacağına dair inanılır, mantıklı nedenlerin bulunduğu anlamına gelir.

Orantılı yollar

Planlanan askeri harekatın çapı, süresi ve yoğunluğu insanların korunabilmesi için gereken düzeyin minimumunda olmalıdır.

Girişilen eylem çapı itibariyle beyan edilen amaç ve kışkırtmanın büyüklüğü ile eşit oranda olmalıdır. Hedeflenen ülkenin politik sistemi üzerindeki etkisi müdahalenin amacına ulaşması için gerekeni aşmamalıdır.

Mantıklı beklentiler

Müdahaleyi gerektiren acıları durdurmak veya ortadan kaldırmakta mantıklı ölçüde bir başarı şansı olmalı ve harekatın sonuçlarının hiç bir şey yapmamanın sonuçlarından daha kötü olma ihtimali bulunmamalıdır.

Askeri müdahale ancak mantıklı ölçüde bir başarı şansı varsa, ve daha büyük bir çatışmayı tetikleme riski yoksa kabul edilebilir. Bu ilkenin uygulanması, müdahale için gereken tüm diğer şartlar mevcut olsa bile, Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden her hangi birine karşı bir askeri eylem yapılmasını önleyecektir. Çünkü bu durumda büyük bir çatışmadan kaçınılabileceği veya ilk hedefe ulaşmakta başarılı olunacağı hayal bile edilemez. Aynı şey diğer büyük güçler için de söz konusudur.

Bu da sık duyduğumuz çifte standart sorununu gündeme getirir. Buna verilecek tek cevap şudur: müdahale edilmesini gerektiren her olaya müdahale etmenin mümkün olamayacağı gerçeği hiç bir müdahalede bulunmamak için bir sebep olamaz.

Doğru makam

İnsani koruma amaçlı askeri müdahale yetkisini vermekte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden daha iyi veya daha uygun bir organ yoktur. Yapılacak iş bir yetki makamı olarak Güvenlik Konseyi’ne bir alternatif bulmak değil, Güvenlik Konseyi’nin her zamankinden daha iyi çalışmasını sağlamaktır.

İnsanları korumak amacını güden askeri müdahaleye yetki verilmesi konusunda baş vurulacak ilk makamın Birleşmiş Milletler, ve özellikle de Güvenlik Konseyi’nin olması şarttır. Asıl zor olan, ve Kosova’da ortaya çıkan soru şudur: BM baş vurulması gereken son makam mı olmalıdır?

İnsanları korumak amacını güden askeri müdahaleye yetki verilmesi konusunda baş vurulacak ilk makamın Birleşmiş Milletler, ve özellikle de Güvenlik Konseyi’nin olması şarttır. Asıl zor olan, ve Kosova’da ortaya çıkan soru şudur: BM baş vurulması gereken son makam mı olmalıdır?

Komisyon’un görüşüne göre burada tartışılamaz bir ilke söz konusudur. Hiç şüphesiz uluslararası toplumun yetkisini oluşturan, konsolide eden ve kullanan temel kurum Birleşmiş Milletler’dir. Belirli durumlarda Birleşmiş Milletler’in uluslararası barış ve güvenliğin tek meşru koruyucusu olarak sahip olduğu yetkiyi sorgulayan veya bu yetkiyi göz ardı edenler bu yetkinin yıpratılması riskini ortaya çıkarırlar ve uluslararası hukuk ve evrensel normlara dayanan bir dünya düzeni ilkesine zarar verirler.

Müdahale edilmesi gerektiğinin son derece açık olduğu bir durumda Güvenlik Konseyi’nin her hangi bir nedenle harekete geçmekte yetersiz veya isteksiz olması halinde sadece iki kurumsal çözüm mevcuttur. Bunlardan biri Genel Asamble’nin konuyu “Barış İçin Bir Araya Gelmek” ilkesi uyarınca (1950’de Kore’deki, 1956’da Mısır’daki ve 1960’da Kongo’daki operasyonlarda esas alınmıştır) Acil Özel Oturum’da görüşmesidir. Bu seçenek Ruanda’da ve özellikle de Kosova’da harekete geçmek yönündeki çoğunluk tavsiyesinin hızla çıkarılmasında işe yaramıştır. Diğer çözüm ise bölgesel veya alt bölge örgütlerinin BM Yasası’nın VIII’inci Bölümü uyarınca kendi yetki alanları dahilinde, ve bilahare Güvenlik Konseyi’nin onayını almak kaydıyla, eyleme geçmeleridir (Batı Afrika’nın 1990’ların başında Liberya’ya, 1997’de Sierra Leone’ye müdahalesinde olduğu gibi).

Güvenlik Konseyi’nin, veya Genel Asamble’nin, veya hedef devletin üyesi olduğu bölgesel veya alt bölge gruplarının onayı olmaksızın, duruma özel olarak oluºturulan koalisyonlar (ve hatta bireysel olarak devletler) tarafından yapılan müdahalelerin uluslararası toplum tarafından onaylanmayacaklarını söylemeye bile gerek yoktur. Güvenlik Konseyi’nin bugüne kadar oynamış olduğu rolden, genellikle istikrarsız olan performansından, temsil niteliğine sahip olmayan üyelerinden ve Beş Daimi Üyenin veto yetkisine sahip olmasından kaynaklanan kurumsal çifte standardından memnun olmamak mümkün olabilir. Ancak bir askeri müdahalenin ne zaman, nerede, nasıl ve kimin tarafından yapılacağı konusunda uluslararası konsensusa ulaşılabilmesi için Güvenlik Konseyi’nin kararın merkezinde olması gerektiği politik bir gerçektir.

Ama ya Güvenlik Konseyi Kosova’da olduğu gibi açıkça bir müdahalede bulunulmasını gerektiren, tüyler ürperten bir durumda kendisine düşen koruma yükümlülüğünü yerine getiremezse? O zaman iki felaketten hangisinin daha kötü olduğuna karar vermek gerekir: Güvenlik Konseyi’ni atlayarak uluslararası düzenin bozulmasına yol açmak mı, yoksa insanlar vahşice katledilirken Güvenlik Konseyi’nin hiç bir şey yapmamasından dolayı uluslararası düzenin bozulması mı? Komisyon’un bu ikileme cevabı iki önemli ve siyasi mesaj şeklinde olmuştur.

Bu mesajların ilki şuydu: Güvenlik Konseyi harekete geçemezse, diğer devletler harekete geçebilirler—ve hata yapmış olurlar. BM tarafından verilecek bir onayın beraberinde getireceği disiplin ve kısıtlamalar olmaksızın yürütülen müdahaleler yanlış nedenlerle, veya gerekli tedbir prensipleri konusunda bir taahhüt olmadan yapılıyor olabilirler. İkinci mesaj ise şöyleydi: eğer Güvenlik Konseyi harekete geçmeyi başaramazsa diğer devletler harekete geçebilirler—ve doğru yapmış olurlar. Duruma özel olarak oluşturulan bir koalisyon veya herhangi bir devlet tek başına gerekli tüm eşik ve tedbir kriterlerine uyabilir, duruma başarıyla müdahale edebilir, ve dünya kamuoyu buna şahit olur; bunun da bizzat Birleşmiş Milletler’in konumu ve inanılırlığı açısından kalıcı ve ciddi sonuçları olur. NATO’nun Kosova’ya müdahalesi olayında olan da budur, ve Birleşmiş Milletler bu konuda çok fazla hata yapmayı göze alamaz.

Komisyon’un raporu özetle bundan sonra bir katliam veya etnik temizlik tehdidi ilk karşımıza çıktığında (ki bu olacaktır) bu tehditle acil olarak ve sistemli, düşünülerek ve herşeyden önce ilkeli biçimde baş edilmesi gerektiğini söylemektedir. 1990’lardaki kayıtsızlık tekrarlanmamalıdır. Güvenlik Konseyi’nin hiç değilse gayrı resmi olarak bu tür bir durumda burada belirtilen prensipleri sistemli olarak uygulamayı kabul etmesi bunu garanti etmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. BM Genel Asamblesi’nin bu ilkelere ve uluslararası bir norm olmaya başlayan “koruma yükümlülüğü” fikrine ağırlık veren bildiri niteliğinde bir karar çıkarması da iyi bir başlangıç olacaktır.

Raporlar ve bildirilerle yetinemeyiz. Eğer tüm insanların hepimizin vicdanını sızlatan eylemlerden korunmaya hakları olduğuna inanıyorsak sözlerimizi gerçeğe, prensiplerimizi pratiğe dönüştürmek zorundayız. Uluslararası toplum olarak harekete geçmeye hazır olmalıyız. Daha başka Ruanda’lar, Serebrenika’lar olmamalıdır.

Gareth Evans Müdahale ve Devlet Egemenliği üzerine Uluslararası Komisyon’un (International Commission on Intervention and State Sovereignty) eş başkanlığını yaptı. Avustralya’nın eski Dışişleri Bakanlarından olan Evans, halen Uluslararası Kriz Grubu’nun başkanıdır.

 Müdahale ve Devlet Egemenliği üzerine Uluslararası Komisyon’un bulguları www.iciss-ciise.gc.ca adresinden erişilebilecek olan Koruma Yükümlülüğü (The Responsibility to Protect) adlı raporda mevcuttur.

...Yukarı...