Gerçeklerle Yüz Yüze
Hava saldırısı: Balkanlara müdahale olasılığı aday ülkelerin NATO üyeliğinin getirecekleri konusundaki düşüncelerinde hiç yer almıyordu. (© ABD Deniz Kuvvetleri)
Tomas Valasek NATO’nun toplu savunma görevi konusunda Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin değişmekte olan yaklaşımlarını ele alıyor.
NATO’nun genişlemesini ile ilgili düzenlenen törenler nedeniyle 12 Mart 1999’da Indpendence, Missouri’deki Truman Kütüphanesinde bir araya gelen devlet büyüklerinin akıllarında bir savaş fikri var mıydı hiç bilemeyeceğiz. Ancak bu toplantıdan sadece on iki gün sonra savaş başladı. NATO Soğuk Savaşı tek bir silah ateşlemeden kazanmıştı, oysa şimdi, dört yıldan daha kısa bir süre içinde İttifak ikinci bir hava saldırısına başlamak üzereydi. 24 Mart’ta patlak veren Kosova Savaşı ile ilgili en dikkat çekici nokta, bir savaşın başlamış olması veya başladığı yer değil, Missouri’de kutlanan katılım törenleri ile Kosova’daki gerçekler arasındaki tezattı.

12 Mart’ta İttifak’a katılan üç ülke -Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya- Balkanlar’daki olaylara askeri müdahalede bulunulması konusuyla pek ilgilenmiyordu. NATO üyeliğini bu kadar çok arzu etmelerinin ardında daha ziyade tarihteki adaletsizlik konusundaki duyguları; ülke içi güvenlik konusundaki endişeleri; ve doğuda Rusya ile ilgili korkuları yatıyordu. Ancak 1999 baharındaki bu savaşta İttifak’ın harekat alanı Avrupa’nın doğusu değil, güneyi idi ve NATO’nun aklında insan hakları konusu vardı, toplu savunma değil. Nereden bakılırsa bakılsın, Kosova Savaşı bu ülkelerin İttifak’a katılmak için başvurdukları zamanki beklentilerinden çok daha farklı yöne ilerleyen bir olguydu; adeta tarihin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine yaptığı zalim bir şakaydı. NATO, yeni üyelerine sığınak sağlamak yerine onları fazla ilgilendirmeyen bir neden uğruna silahlanmaya çağırıyordu.

Yine de Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri açısından NATO’nun bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek yanlış olur. NATO’nun Soğuk Savaş sonrası tarihi iki dönemden, ve bir anlamda iki farklı ittifaktan oluşur. Birinci dönemi oluşturan 1990’lı yıllardaki “Balkan” yılları İttifak’ı yeni ve eski üyeler açısından sıkıntıya soktu: yeni üyeler NATO’nun her zamanki toplu savunma görevleri üzerinde odaklanmasını isterken, eski üyeler yeni misyonlar üstleniyordu. Ancak 11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’ne yöneltilen terörist saldırılar herkesi NATO’nun amacı konusunda yeniden düşünmeye zorladı. Beş yıl sonra düşünceler arasındaki bu fark neredeyse yok oldu.

NATO’nun cazibesi

1999’da NATO’ya katılan bu üç ülkenin İttifak üyeliği istemekte kendilerine has nedenleri vardı, ama temeldeki neden aynıydı. Orta ve Doğu Avrupa’nın tümü tarihin kendilerine pek adil davranmadığını düşünüyorlardı: ikinci dünya savaşını yaşayan iki nesil, kendi hataları olmamasına rağmen temel özgürlüklerinden mahrum edilmişlerdi. Kazanılan NATO üyeliği, ellerinden zorla alınmış olanları geri getiremezdi, ama sembolik olarak kıtanın yarısını hak ettikleri yere, özgür ve demokratik ülkelerin arasına yerleştirebilirdi.

Ayrıca NATO dahili çatışmalar için bir tampon olarak da görülüyordu. 1999’larda bu ülkelerin komünizm’den ayrılmalarının üzerinden henüz on yıl gibi kısa bir süre geçmişti. Özgürlüğün ilk yılları oldukça çalkantılı geçmişti ama 1990’ların ortalarında istikrar yavaş yavaş yerleşmeye başladı. Budapeşte, Prag ve Varşova için Slovakya’nın kaderi komünizmin yerini illa demokrasinin almayabileceğini gösteren bir uyarı oldu. Slovakya’nın özgürlük sonrası ilk hükümeti yolsuzluklara açık ve siyasi muhaliflerine zulmeden bir hükümet oldu. Her ne kadar bunlar NATO’nun uğraştığı konular olmasa da, İttifak üyeliği potansiyel ve anti demokratik aşırılıkların sınırlanmasına yardımcı oldu. NATO katılım süreci, üyelik arzusundaki ülkelerin çalışacağı siyasi çerçeveyi belirledi. O sırada henüz aday olan ülkeler için NATO’nun üyelik listesinden çıkarılma korkusu bu çerçevenin içinde kalmaları için güçlü bir teşvik unsuru oldu.

Ve son olarak, bir de Rusya vardı. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin hiç birinin komünizmden çıkışı kolay olmadı; ama bu konuda Rusya diğerlerine oranla daha fazla zorlandı. Tekrardan totaliter bir rejime dönülmesi ihtimali tüm eski komünist ülkeler için mevcuttu ancak NATO adayı ülkeler Rusya’yı, yaşadığı politik zorluklar nedeniyle tehlikeli bir komşu olarak görüyorlardı. Moskova’nın Batlık devletleriyle olan sınır sorunlarını çözümlemekteki başarısızlığı veya isteksizliği de bu korkuları perçinledi. İşte bu noktada NATO’nun orijinal misyonu genişleme konusundaki tartışmalara taşındı. Aday ülkeler, bir kere NATO’ya katıldıkları takdirde, Rusya yönünden gelebilecek herhangi bir sorun karşısında 5. Maddenin caydırıcı olacağı sonucuna vardılar.

Bu, 12 Mart’taki katılım törenlerine uzanan düşünce sürecinin kısa bir özetidir. Yeni üye devletler için İttifak, yeni kazanılan özgürlüklerinin simgesi, yurt içindeki çalkantıları yatıştıracak bir unsur, ve doğudaki istikrarsızlığa karşı yeterince yüksek ama aynı zamanda dost bir duvardı. İttifak üyeliği beklenilenden birkaç sene daha geç geldi. Ancak, uzun bir bekleyiş ve hazırlıktan sonra katılım belgeleri imzalandı ve üç ülkenin bayrağı ön salondan alınarak diğer bayrakların yanına asıldı.

Hava saldırısı: Aday ülkelerin NATO üyeliği konusundaki beklentileri arasında Balkanlar’a müdahale olasılığının yer almıyordu.
Aday ülkelerin NATO üyeliği konusundaki beklentileri arasında Balkanlar’a müdahale olasılığının yer almadığını söylemek gereksiz. Orta ve Doğu Avrupa’ya genişleme ile Balkanlar’da barışı uygulamak ve sürdürmek arasında mantıklı bir bağlantı (her ikisi de uzun vadede istikrarlı ve barış içinde bir Avrupa kurmayı amaçlamaktadır) vardır. Ancak, Kosova harekatının gerektirdikleri ve NATO’nun güneydoğu Avrupa üzerinde odaklanması, henüz komünizmden çıkmış ve İttifak’ı kendileri için bir huzur yuvası olarak gören yeni adaylar için değerlendirmesi zor bir durumdu. 12 Mart ve 24 Mart’taki durum arasındaki çelişki, aynı maraton ipini göğüsleyen koşucunun bir anda yeni bir yarışa hazırlanmaları için organizatörlere yardım etmek zorunda olduğunu fark etmesine benziyor.

Aday ülkeler hayal kırıklığına uğramışlarsa da bu duygularını dışa vurmamayı başardılar. Aday ülkeler NATO’nun “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” şeklindeki güvenlik yaklaşımından diğerlerine oranla daha fazla yararlanacak olduklarından, bu harekata katıldılar. Ama yine de ortada kesinlikle gergin bir atmosfer vardı. Yeni üyelerin ülkelerinde kamu oyunun Kosova savaşına verdiği destek son derece düşüktü. Sonuçta bu üç hükümetin yetkilileri kendilerini aniden savunma pozisyonunda buldular ve halklarına kendilerine barış getirmesi beklenen bu ittifak’ın neden onların adına Belgrat’ı bombalamakta olduğunu açıklamaya koyuldular –Avrupa’nın çevresine barış gelmesi fikri Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için uzun vadede mantıklı olsa bile o anda savunulması son derece zor bir kavramdı.

11 Eylül’ün etkileri

2001 yılına gelindiğinde Orta ve Doğu Avrupa’da düşünceler bir hayli değişmişti. Geçen zaman ve kaydedilen ilerlemeler dahili istikrarsızlığı arka plana itti. Slovakya dahi Orta ve Doğu Avrupa’nın yüz karası olmaktan çıkıp ekonomi alanında bir aslana dönüşmüştü. Ve komşuları Rusya’nın ülke içindeki zayıf noktalarından daha az korkar olmuşlardı. Orta ve Doğu Avrupa ile ilgili riskler azaldıkça yeni üyelerin ve aday ülkelerin NATO’nun toplu savunma rolü ile ilgili istekleri de arttı. Eski ve yeni üyeler arasındaki fark giderek kapanmaya başladı.

Geri kalan farklılıklar 11 Eylül 2002’de yaşanan olaylarla bir anda siliniverdi. New York ve Washington’a düzenlenen saldırılar gerek eski gerek yeni üyeler için kavramları yeniden tanımlayan bir olaydı. Üyeler 2001’e kadar geleneksel misyonlar ve yeni misyonlar olmak üzere iki gruba (5. Madde’ye karşılık koruma sorumluluğu) ayrılmışlardı ama her iki grup da bir terörist saldırı olasılığına pek önem vermemişti.

11 Eylül olayları ile toplu savunma kavramı müttefiklerin zihinlerinde tekrar canlandı. Tehdidin aciliyeti kadar tanımı da oldukça açıktı. Tüm müttefikler terörizmin konvansiyonel bir tehdit olmadığı; çoğu kez arkasında hükümetler yerine gruplar veya bireylerin olduğu; ve caydırmacılık gibi geleneksel yöntemlerle bu tehdidin ortadan kaldırılamayacağı konusunda aynı fikirdeydiler. Ayrıca, kitle imha silahlarının yayılmasının yarattığı tehditle birlikte düşünüldüğünde, sonuçlar bir felaket potansiyeli taşıyordu. Ancak 11 Eylül sonrasında NATO’da görülen fikir birliği sınırlıydı: müttefikler teşhiste aynı fikirdeydiler ama tedavide değil. Felaket boyutlarına ulaşacak bir terörizm ihtimali ile tam olarak nasıl başa çıkılacağı sorusuna her müttefik farklı bir cevap verecekti.

11 Eylül’ün sonuçlarından biri de NATO içinde yeni bölünme çizgilerinin oluşmasıydı. Ancak bu çizginin hatları 1990’lardaki bölünme çizgisinin hatlarından farklıydı. Yeni hatlar kuvvet kullanımı konusunda kavisler ve dönüşler çiziyor: hangi şartlar altında kuvvet kullanılmalı; kuvvet kullanımı için ne dereceye kadar uluslararası desteğe ihtiyaç var; ve bombardıman bittikten sonra ne yapılacak? Bugünkü tartışmalar NATO’nun Balkanlar’a müdahalesi konusundaki bölünmelerden daha farklı bölünmeler doğurmuştur. Ayrıca bu bölünmeler Müttefiklerin Irak konusundaki tutarlılığını zedeleyecek kadar derinlere inmiştir. Nitekim, ikinci Irak savaşında orijinal üyelerin birçoğu dışarıda kalırken İttifak’ın yeni üyelerinden Polonya ABD’nin yanında savaşmıştır. Bazıları da ABD başkanlığındaki koalisyona girmişler ama bir kısmı kamu oyu desteği azalınca veya bazı durumlarda hükümetler düşünce rotalarını değiştirmişlerdi.

Bugünkü bölünmeler kolay son derece değişkendir, ve kuvvet kullanımı konusundaki farklı düşüncelerin yanı sıra ABD’nin görüşleri doğrultusunda şekillenmektedir. Washington Irak’ta kuvvet kullanımı konusunda insiyatifi ele almış ve bu konuda son derece ısrarlı davranmıştır. Bunun NATO içinde bölünmeler yaratması kaçılmazdı. ABD’ye gösterilen tepkilerin bazılarının duygusal tutumlardan kaynaklanması üzüntü vericidir. Ancak, Avrupa merkezli görüş ile Avrupa-Atlantik görüşü (ABD’nin Avrupa’daki rolü ile ilgili farklı görüşlerden kaynaklanan) arasındaki çekişme bugün Müttefiklerin görüşmelerinin bir parçası haline gelmiştir.

Independence, Missouri’deki katılım törenlerinden yedi yıl sonra ikinci bir genişleme turu geldi. NATO bu arada bir hayli yol kat etti. Artık toplu savunmaya karşılık “savunma sorumluluğu” tartışmaları geride kaldı. NATO tekrar savunma görevine döndü ama şimdi bunun pratikte ne anlama geldiği konusunda fikir ayrılıkları yaşıyor. Bugün kendimizi 1999’da olduğumuzdan çok daha az güvende olduğumuz konusunda aynı fikirdeyiz ama kendimizi nasıl veya hangi örgüt vasıtasıyla koruyacağımız konusunda aynı fikirleri paylaşmıyoruz. NATO’nun üstün konumu artık olağan bir şeymiş gibi kabul edilemez. Muhtemelen bazı müttefikler İttifak’ın yeni tehditleri ele almaktaki rolünü sınırlamayı ve Avrupa Birliği’nin bu konudaki rolünü genişletmeyi tercih ederlerdi.

Bölünmeler Irak (kuvvetin sınırları konusunda) ve İran’dan (diplomasinin sınırları konusunda) alınan dersleri anlarsak daha da azalabilir. NATO’nun Avrupa’nın merkezi güvenlik örgütü olarak tartışmasız konumuna geri dönüp dönmeyeceği aynı zamanda Avrupa Birliği’ni kendi bünyesine ne kadar iyi entegre edebileceğine bağlıdır. Avrupa Birliği’nin savunma entegrasyonu konusunda yaptığı ilerlemeler gerçektir ve bunun NATO’nun günlük hayatında yansıtılması gerekecektir. Bu ilişki nasıl gelişirse gelişsin, Orta ve Doğu Avrupalı müttefikler (üye olmuş veya olmak üzere olanlar) bu konudaki görüşlerini tartışmalarda sunacaklardır. Ve bunu birleşik bir cephe olarak değil, İttifak içindeki çeşitli ve gelişmekte olan ilişkilerin bir uzantısı olarak yapacaklardır.
...yukarı...